|
Milyarlarca hücreden oluşan beyin, esas
itibariyle bioelektrik enerji üretip, bunu dalga enerjiye çeviren ve
kendisinde oluşan mânâları bir yandan RUH dediğimiz yapıya yükleyen
ve diğer yandan da dışarıya yayan bir organik cihazdır.
Esasen, beyin, bir yönüyle çeşitli frekanstaki dalgaları, kozmik
ışınımı değerlendirerek, programı istikametinde yorumlayan
değerlendirme mekanizmasıdır.
Beyin, tek resmi çok parçalı olarak algılama aracıdır.
Bohm ve Pribram'ın görüşleri birleştirilince, bilim dünyasından,
yaşanılan boyuta yeni bir bakış açısı getirildi. Buna göre..
Zaman ve mekân kavramlarının ötesinde, derindeki bir varlığın
hükmünün, başka bir boyuttan gönderdiği projeksiyonların girişim
frekanslarını, matematiksel olarak değerlendirerek, gördüğümüz
yapılara dönüştürücüsü!." İdi...
Evrendeki holografik bilinç ise, "Allah’ın ilim
sıfatı”ndandır; ve holografik esasa göre her zerrede, parçacıkta,
dalgada tümüyle mevcuttur!
"İnsan" da Hakikati itibariyla bu ÖZ`den gelme "NEFS"teki bilinçten
ibârettir!
Evet..
"Evrensel Öz"ü, bünyesinde barındıran; ve o "Evrensel Öz"de mevcut
olan tüm özellikler hologramik bir biçimde kendisinde barındıran bir
tür titreşimden ibaret beyin!
Sonsuz sayısız dalgalardan, titreşimlerden ibaret, tasavvuf ehlinin
"hayâl" olarak nitelendirdiği bir evren!!!
Ama, bu titreşim, insan bedeni denilen moleküler yapıda, hücre
yapıda, beyin ismi altında bir birimsellik ve bedensellik hissini ve
düşüncesini oluşturuyor!
BEYİN, SONSUZ TİTREŞİMLERDEN İBARET,
HOLOGRAMİK BİR YAPIDIR!
“Beyin” adını verdiğimiz, hücrelerden ve moleküler bir yapıdan
oluşmuş, bilincimizi ortaya çıkaran yapı, esas itibariyle sonsuz
titreşimlerden ibarettir. Hologramik bir yapıdır!.
Bakın bu konuda Dünyanın en ünlü hocalarından Stanford Üniversitesi
Nörofizyoloji kürsüsü eski Profesörü olan, hâlen Virginia`da Radford
Üniversitesi Brain Center –beyin merkezi- Başkanı Karl Pribram ile
fizikçi Einstein`ın talebesi olan ve 1992`de vefat eden ünlü fizikçi
David Bohm`un en son bilimsel bulgularını inceleyen ve gene 1992
sonunda ölen Amerika`lı araştırmacı Michael Talbot, l992 yılında
yayınlanan son kitabı “The Holografic Univers”te neler diyor:
“Evrenin yapısı tüm bilim adamlarını her zaman meşgul etmiştir.
Çeşitli görüşlere ilâveten zaman ve mekâna bağlı olmayan elektron
bulutları, meteorlar, kar taneleri bir hayâl âleminde yaşadığımızın
göstergeleri olabilirler. Bu görüşü bazı mistikler –sûfiler- de
savunmaktadır.
Bu konuda günümüzde giderek artan sayıda bilim adamı da aynı
görüşleri paylaşmakta; paranormal ve mistik olaylarla, telepati,
psikokinesis ve dokunmadan cisimleri hareket ettirebilme
özelliklerinin bu nedene nasıl dayalı olabileceğini
araştırmaktadırlar.
1980`de Dr. Kenneth Ring yaptığı ölüm öncesi deneyleri sonucunda:
ölümü, bilincin bir hologramik boyuttan diğerine geçişi olarak
tanımlamıştır.
1985`de Dr. Stanislav Grof beyinin nörofizyolojik model
açıklamalarının, bilincin çeşitli durumlarını açıklamaya
yetmediğini, işte bu yüzden olayın ancak holografik modelle
açıklanabileceğini söylemiştir.
1987`de fizikçi Alain Wolf, yakaza hâlindeki rüyaları, bilincin
başka boyutlara seyahati olarak tanımlamıştır.
1982`de Paris’te fizikçi Alain Aspect, Teorik ve Uygulamalı Optik
Enstitüsünde atomaltı parçacıkların bulutumsu hareketlerinin
kesinlikle holografik özellik gösterdiğini deneyle göstermiştir.
1920’lerde beyin cerrahı Dr. Wilder Penfild beynin belli yerlerinde
belli bilgilerin depolandığını gösteren ilginç deneyler yaptı.
Elektrotla aynı noktaya verilen akım, kişinin o anda eskiye yönelik
bir anısını canlandırdığı gibi; devam edildiği taktirde, olayı tüm
niteliği ile anımsadığını gösteriyordu.
1946`da fareler üzerinde yapılan deneylerde ise beynin küçük veya
büyük bir kısmının alınmasına rağmen, farenin kendisine öğretilen
yolu bulduğu görüldü; ve fizikçi Pribram buradan hareketle beynin
holografik özellik gösterdiğini düşünerek çalışmalarını hızlandırdı.
Yapılan araştırmalarda da beynin çıkarılan bölümlerine rağmen
anıların kaybolmadığı, ancak büyük bir kısmının çıkartılması hâlinde
silikleştiği görüldü. 1960 da hologram hakkında okuduğu bir makale
Pribram’ın bu konudaki sorunlarını çözdü.
Bu noktada “hologram” hakkında biraz bilgi vermek gerekiyor.
Hologramın gelişmesi, düzgün ve saf ışık kaynağı olan laserle
kolaylaştı, böylece net girişim örnekleri elde edilebildi.
Holografın elde ediliş şekli şöyledir. Laser ışınını ikiye
ayırdıktan sonra, yarısını direk görüntüsü alınacak cisme, oradan
resim plakasına, diğer yarısını da bir ayna yardımıyla, aynı resim
plakasına aksettirdiğimizde holografik görüntüyü elde etmemizi
sağlayacak girişimleri elde etmiş oluruz. Bu plakaya yönlendirilecek
bir laser ışını üç boyutlu görüntü elde etmemizi sağlar..
Bunun en önemli özelliği de resmin en küçük parçasından dahi aynı,
tüm görüntünün elde edilmesidir.
Önceleri beyinde görüntünün bire bir oluştuğu varsayılıyordu; ama
Pribram’ın araştırmalarına göre, görme merkezinin %98’i alınmış olan
bir kedide görüntü aynen alınmakta idi.
Bunun üzerinde çalışarak, beyindeki görüntünün, nöronların meydana
getirdiği dalgaların girişimi sonucu, holografik özellik gösterdiği
açıklandı.
Beynin ömür boyunca 2.8x10 üssü 20 bitlik görüntü kaydetmesi
gerektiği; bunun nasıl olabileceği araştırıldığında ise 2.5 cm2`lik
holografik filmin 50 incil bilgisi kadar bilgi yüklenebildiği;
burada önemli olanın filme verilen laser ışını açısı olduğu
anlaşılmıştır.
Bu yönüyle konu incelendiğinde, çağrışım ve unutma gibi kavramları,
laser ışınının doğru açıyı bulması veya bulamaması şeklinde
açıklayabiliriz.
Bizlerde kızgınlık, aşk, nefret, açlık gibi hisler içseldir. Müzik
sesi, güneşin ısısı, taze ekmek kokusu ise dışsaldır. Fakat
beynimizin bunları nasıl ayırtettiği belirsizdir. Yanıt ise ancak
“hologram” olabilir!.
Bir holografik görüntünün içinden elinizi geçirebilirsiniz, orada
enerji veya başka bir şey olduğunu gösteren herhangi bir ölçü âleti
de geliştirilmemiştir. Aynen aynadaki görüntümüz gibi buna hayâli
yapı (Phantom Limb) adı verilmiştir.
1960`larda George Von Bekesy vibratörle gözleri kapalı deneklerin
dizleri üzerinde yaptığı deneylerde, titreşim sayısını
değiştirdiğinde, titreşim kaynağının bir dizden diğerine atladığını,
hattâ dizlerin arasında dahi titreşim kaynağının hissedildiğini
buldu. Bu durumda dokunma duyusu olmayan yerlerde dahi duyumsal
verilerin algılanabildiğini ispatladı.
Buradan da kolu veya bacağı olmayan kişilerin hissettikleri
krampların, kasılmaların, kaşıntıların gerçekte var olan bir
kaynaktan değil beyne kayıtlı girişim modellerinden olduğunu
gösterdi.
BEYİN NASIL KARAR ALIR;
DUYGU VE DÜŞÜNCELERİ NASIL OLUŞTURUR?
Bileşimimizde mevcut olan mânâlar, genetik kartımızdaki yazılı
veriler, özellikler; beynimizin oluşum sürecinde, çeşitli takım
yıldızlardan gelen kozmik ışınımların beynimizde oluşturduğu
açılımlarla ortaya çıkmıştır!.
Böylece oluşan beynimiz, yâni terkipsel yapımız, daha sonra çeşitli
takım yıldızlardan gelen ışınların yönlendirmesiyle belli kararlar,
duygular, düşünceler oluşturur.
Bu nokta, kişi ile ilâhi yapı arasındaki farkın farkedilmesi
noktasıdır.
İlâhi yapıda renksiz ve sınırsız olan mânâlar, terkibi yapıda ortaya
çıktığı zaman, “yaradılış” denen mânâları meydana getirir.
İNSAN BEYNİ”Nİ
ÖNEMLİ KILAN ÖZELLİK NEDİR?
Dışımızda(!?) bir dalgalar(wawe) ve frekanslar okyanusu mevcut; ve
beynimiz, bu dalgalar okyanusundan derlediklerini şu anda
algıladığımız şekle dönüştürüyor!.
Beyin, her an, bir yandan ruhu üretir; bir yandan da genetik
verilerin + astrolojik verilerin, etkilerin sonucu oluşan bilinci
yükler!.
Daha sonra, 7. ve 9.ncu aylarda ve doğum anında meydana gelen
tesirlerle kişilik özellikleri oluşur. Ve bu kişilik özellikleri
aynıyla da bireysel ruha=kişilikli ruha yansır.
FÂTIR, beyinlerimizi, “TEK”i çok olarak algılayacak bir özellikle
yarattığı içindir ki, biz “TEK”i çok görmeye sonsuza dek devam
edeceğiz!.
Ancak, şuurda, bunu aşıp, “TEK”i hissetme” imkânımız da yok değil!.
Kur’ân-ı Kerîm bir âyet-i kerîmesinde insanın varoluşuyla ilgili
olarak şöyle der:
“BEN YERYÜZÜNDE BİR HALİFE MEYDANA GETİRECEĞİM!.” (2-30)
İşte bu “halîfe” sözcüğü, Allah’ın tüm isimlerinin mânâlarının insan
beyninde âşikâre çıkabileceğine; beynin, bu kapasiteye sahip olarak
meydana getirildiğine işaret eder!.
İnsan beyni, Din’de “melek” diye tanımlanan ve “nur” yapılı olarak
târif edilen son derece yüksek frekanslı ışınsal varlıklar
tarafından belli bir programlamaya tâbi tutularak, “Allah’ın
isimleri”nin çeşitli formüller şeklinde açığa çıkmasını sağlarlar.
BEYİN, EVRENDEKİ SAYISIZ
DALGABOYLARINDAKİ MÂNÂLARI ALIR;
DEĞERLENDİRİR VE YENİ MÂNÂLAR OLUŞTURUR!
Makrokozmos evrendir;
Mikrokozmos ise beyin!.
Evren, esas yapısı itibariyle, tümüyle, sayısız manyetik dalgalardan
oluşmuş bir kütledir ve her dalga boyunun kendine has orjinal bir
mânâsı vardır.
Beyin ise orijini itibariyle bu dalga boylarındaki mânâları
değerlendirecek bir alıcı, bir değerlendirici ve sayısız yeni
mânâlar oluşturucu bir cihaz gibidir!. Ve bu beyin, elde ettiği tüm
hâsılayı, ürettiği ruha yâni hologramik dalga bedene yüklemektedir!.
Kişinin ölüm ötesi kapasitesi, bir diğer ifade ile mertebesi,
derecesi, dünyada iken geliştirebildiği son beyin kapasitesi
kadardır.
BEYNE GELEN TAHRİK
UNSURLARI
Şimdi biz, astroloji konuşurken, “Venüs’ün tesiri geldi” veya
“Uranüs’ün tesiri geldi.” diyoruz...
Uranüs, Kova burcunun özelliklerini yansıtır.
Biz, “şunu yaptık” diyoruz... Gelen yıldız tesirlerinde, yani o
frekanslarda, “Hulûsi kalkıp şu kitabı yazacak.” diye bir şey yok!.
“Hulûsi kalkıp düşünce dünyasında yeni bakış açıları oluşturacak”
diye bir şey yazmıyor!.
O gelen dalga, yeni bir düşünce yapısını tahrik eden dalga…
Eğer, benim beynimde yeni bir düşünceyi açığa çıkaracak veri tabanı
varsa, bir veri birikimi varsa, o zaman gelen ışınımın bendeki doğal
sonucu, “Düşünce dünyasında yeni bir sentezi gerçekleştirmek”
oluyor.
Ama, benim beynimde, böyle bir veri tabanı, böyle bir kapasite
yoksa, o dalga gelse de, geldiği ile kalıyor ve benim beynimde yeni
hiçbir şey açığa çıkmıyor!. Yâni, beyne gelen tesirler, beyne gelen
tahrik unsurlarıdır. Gelen melekî tesirler belli konulara dönük
tahrik unsurudur.
Örnek:
Tıbbi deneylerde, elektrotlarla kedinin beynine giriliyor ve seks
merkezi uyarılıyor. Ve hayvanda seks arzusu oluşturuluyor. Ya da
kızgınlık merkezine giriliyor, hırlamaya başlıyor.
Aslında, beyne kızgınlık veya seks duygusu aşılanmıyor, beyindeki
merkezler “irrite” ediliyor. Bir bölüme yapılan irritasyon, beynin
öbür alanına yapılanın aynısı... Ama, bölgeyi etkileyecek irritasyon
yapılırsa; oranın, o irritasyonun mâhiyeti aynı olmasına rağmen,
geldiği merkeze göre değişik tezahür çıkıyor hayvanda.
Yıldızlardan gelen tesirler de böyle, yalın tesirlerdir!. Bir
belirli fikir getirmiyor. Fakat, geldiği konumu itibariyle
beynimizdeki hangi açılımlara hitâb ediyorsa, hangi açılımları
etkiliyorsa ve açılımlarda bizde nasıl bir tabanı varsa, ona göre
bizden bir davranış ortaya çıkıyor.
BEYİN İLE RUH ARASINDAKİ İLİŞKİ NEDİR?
Beyin, bedeni yönlendirdiği gibi; aynı zamanda da “RUH”u üretir!.
Nasıl, “telepati” dediğimiz olay beyinlerin ürettiği dalgasal
iletişim ise, “ruh” da aynı şekilde beynin ürettiği dalgalardan
oluşmuş ikinci bir bedendir!.
Beyinle ruh arasında sürekli bir iletişim ve karşılıklı enerji ve
bilgi alışverişi vardır. Beyin, kendisinde oluşan enerji ve tüm
zihinsel fonksiyonların hâsılasını ruhu oluşturan dalga(wave) bedene
yükler.
Beyin-ruh ilişkisinde, daha önceki açıklamalarımda; beynin, 120.nci
günden itibaren kişinin kendi dalgasal bedenini meydana getirdiğini;
bu dalgasal yapının, beyindeki tüm özellikler ve kuvvetlerle
yüklenmiş olduğunu; ve bu ruhun bedenden ayrılacağını, anlatmıştım..
Ancak, açıklamadığım bir husus vardı, o da şu;
Beyin ile ruh arasındaki karşılıklı ilişki!.
Beyin de aldığı gıdalarla, glikoz ve oksijenlerle yaşam enerjisini
temin ederken; Güneş’ten yayılan hayat enerjisi olan “CAN”la
beslenir ve gelişir.
Bu arada beyinde oluşan tüm faaliyetler, dalgaya çevrilerek, “RUH”
adıyla bilinen “halogramik dalga bedenimize” yüklenir.
Beyin, enerjiyi üretiyor, dalgasal bedene yüklüyor.
Şâyet ruh, bedenden ayrıldığında, her hangi bir sebeple geri
dönmezse, beyin bu enerjiden yoksun kaldığı için, hayatiyeti de son
buluyor; ve “ölüm” dediğimiz olay gerçekleşiyor. “Ruhun, bedenle
bağlantısının kopması” denen olay meydana geliyor..
Yani, beyin bir taraftan kendi ruhunu üretip, meydana getirip, ona
belli enerjiyi, kendisindeki özellikleri yüklerken; bu enerji, “feed
back”le, geri dönmek sûretiyle, aynı zamanda da beynin ve vücudun
enerjisini takviye ediyor.
BEYİN,
‘’RUH’’U NASIL ÜRETİR?
"Nefs-i Küll"ün zâhiri ve varlığı, bu kâinatı oluşturan cevher olan,
"enerji" dediğimiz şeydir.
Eni boyu, derinliği, ağırlığı, sınırı falan yoktur. Sınırsız, sonsuz
kudrettir. Bir diğer ifade ile "enerji", Cenâb-ı Hak’kın "Kudret"
sıfatının açığa çıkmasından başka bir şey değildir. Var olan her
şey, bundan meydana gelmiştir!.
"Nefs-i Küll" de mevcut olan bilinç, ilâhi isimlerin mânâlarını
yansıtan bilinçtir, ki kendindeki mânâları ortaya koymayı diler.
"Yef`alü ma yurid" = "İrade ettiğini = dilediğini yapar"!. (22-14)
İşte "MÜRîD" oluşu, yani irade edişi - dilemesi, "Rubûbiyet"in
kuvveden fiile dönüştüğü mertebedir.
Ve O, "Rubûbiyetin gereği olarak, dilediğini halk eder"!.
"Yef`âlullahe ma yeşâ`" (14-27)
"Nefs-i Küll"den, yani varlığın özünü meydana getiren enerjiden, ana
rahmindeki sperm-yumurta birleşmesiyle hâsıl olan ilk maddeye, 120.
gün`de “özden dışa” doğru diye tanımlamağa çalışacağımız bir
boyutsal geçişle ulaşan "Nefs-i Küll"ün kudreti, o birim`de, "Ruh-u
izâfi"yi yani "birim ruhunu=ruhu insânî"yi meydana getirir.
Yani, beyin çekirdeği, 120. günde "can"lılığa kavuşur, faaliyete
geçer. "Nefs-i Küll" dediğimiz varlığı meydana getiren kaynak
enerjiden -Ruhu Â`zâm`dan- aldığı hayâtiyet, melekî güç tesiriyle
ile ürettiği ışınsal yapıyla, kendi ruhunu meydana getirir!.
Ve, böylece "birimsel izâfi ruh", "ruh-u insânî" meydana gelir.
Aynı zamanda da "hayâtiyet" yönüyle "ruh"; "ben"liği yönüyle "Nefs-i
Küll"; "ilmi" itibariyle de "Akl-ı Evvel" olan cevherden geldiği
için o birimde bilinç oluşur.
Beyin, her an, bir yandan ruhu üretir, bir yandan da genetik
verilerin + astrolojik verilerin etkilerin sonucu oluşan bilinci
yükler!. Daha sonra, 7. ve 9.ncu aylarda ve doğum anında meydana
gelen tesirlerle kişilik özellikleri oluşur. Ve bu kişilik
özellikleri aynıyla da bireysel ruha = kişilikli ruha yansır.
Daha sonra, bu kişi büyümeğe başlar...
v
Sperm ile yumurtanın rahimde birleşmesinin 120. gününde cenin, bazı
kozmik ışınların etkisiyle, “meleğin ruhu nefhetmesi” diye târif
edilen bir biçimde, dalga üretimine başlar.
Beynin çekirdeği durumunda olan bu yapı, genetik veri tabanını
değerlendirmesine vesile olan ilk temel kozmik tesirleri alarak ön
programa kavuşur ki; böylece onun “şâkilesi” yani “programının
doğrultusu” belirlenmiş olur.
Cenin 120. günde, beyin çekirdeğiyle ilk kozmik ışınları
değerlendirecek düzeye ulaşır.
Ulaşmış olduğu bu kapasitede, “bir melek gelir ve ruhu üfler”. Yani,
gelen kozmik ışınlar bu beyinde “kişilik ruhu” veya “insan ruhu”
denilen dalga üretimini başlatan ilk hareketi meydana getirir.
Beynin 120. günde ulaştığı bu kapasite ile, kozmik ışınların etkisi
sonucu ölümötesi yaşamda devamını sağlayacak olan dalga bedeni
üretmeye başlaması olayına din terminolojisinde “bedene ruh
üflenmesi” tanımı getirilmiştir!.
İşte bu anda “kişisel ruh” yani “insanî ruh” meydana gelmiş,
yaratılmış olur!. Bu andan evvel, “bireysel ruh” mevcut değildir!.
Bu sebepledir ki, eğer 120. günden sonra çocuk alınırsa cinayet
hükmüne girer!.
Zîra, 120. günde cenindeki beyin çekirdeği, "dalga bedeni" yani
"kişilik ruhunu" üretmeye başlamıştır ki, ceninin öldürülmesi
hâlinde dahi, bu "ruh" yaşamına sonsuza dek devam eder.
Anne karnındaki ceninde 120. günden itibaren beynin önemli bir kısmı
dış kozmik ışınları değerlendirecek bir düzeye gelir; ve bu
düzeydeki faaliyetleri ve kozmik ışın yapıların tesiri ile sizin
"RUH" adını verdiğiniz, bedenin hologromik mikrodalga ikizini,
bedene yaydığı dalgalar ile oluşturur.
Böylece 120. günden itibaren bir kişilik taşıyacak ruh dünyaya
gelmiş kabul edilir.
İşte bu sebepten dolayıdır ki, 120 günden sonra çocuk düşürmek doğru
olmaz. Çünkü o varlığın kişiliği meydana gelmiştir.
Bundan sonra beden geliştiği sürece, bedenin dış hücreleriyle
birlikte dalga beden de aynen gelişir.
BEYİN, RUH’U (MİKRODALGA
BEDENİ)
SES VE GÖRÜNTÜ YÜKLÜ OLARAK
MEYDANA GETİRİR!
Evet... İnsan beyninin yaydığı mikrodalgalardan bahsettik.
Bu mikrodalgaların “anlamlar” ihtiva ettiği üzerinde duralım
birazcık.
Şükrolsun ki bugün televizyon denen bir cihaza sahibiz...
Bu “televizyon” denen cihaza 20 cm, 50 cm, 100 cm.lik bir demir,
alimunyum ekliyoruz... Ortada başka bir şey yok ama kilometrelerce
ve kilometrelerce ötede olan bir olayı o cihazda seyrediyoruz.
Nasıl oluyor bu iş?.
Elektrik dalgalarını biliyoruz...
Bu elektrik dalgalarının üstüne ses ve görüntü yüklenebileceğini de
keşfettik. Yüklemeyi de başardık ve ses-görüntü yüklü dalgaları
bulunduğumuz yerden kilometrelerce ve kilometrelerce öteye
ulaştırmayı da başardık.
Demek ki, Ses ve görüntü yüklü dalgalar sözkonusu.
Bizim bugün bir cihaz olarak başardığımız olayı, gerçekte, beynimiz
yaradılışındaki kudret ve ilimle doğuştan itibaren yapmakta!.
Yani beynimiz, ürettiği mikroldalga yapıyı, ses ve görüntü yüklü
olarak olarak meydana getirmekte. Ki işte bu ses ve görüntü yüklü
dalgalardan oluşan mikrodalga bedenimize , geçmişte “RUH” adı
verilmiş
RUHUMUZ!
Benim ruhum... Senin ruhun... Onun ruhu!.
Yani beyindeki tüm zihinsel faaliyetlerin yüklenmiş olduğu
halogramik mikrodalga bedenimiz!.
BEYİN, TÜM ZİHİNSEL
FAALİYETLERİNİ,
DÜŞÜNSEL VERİLERİ, ANA TAŞIYICI
DALGALARA YÜKLEMEK SURETİYLE
RUH’U MEYDANA GETİRİR!
Hammadde vücuda giriyor, bioelektrik enerjiye dönüşüyor; bu
bioelektrik enerji organik bilgisayarı besliyor.
Organik bilgisayar yani beyin, bu bioelektrik enerjiyi alıyor; kendi
bünyesinde değerlendirerek mikrodalga enerjiye dönüştürüyor ve bu
mikrodalga enerjinin bir kısmını çeşitli dalgalar şeklinde dışarı
yayıyor. Bir kısmını da kendi yeni bedenini meydana getirmek için
kullanıyor.
Yani sizin bedeninizin kullanılmaz hâle gelmesinden sonra
yaşamınızın devam edeceği “Mikrodalga bedeninizi” oluşturuyor beyin!
Ve bunu sanki televizyon dalgaları misalinde olduğu gibi, tüm
zihinsel faaliyetleri ses ve görüntü dalgalarını elektrik dalgasına
çevirerek televizyon dalgası şekline dönüşmesi gibi, tüm zihinsel
faaliyetlerini ana taşıyıcı dalgalara yüklemek suretiyle eskilerin
“RUH” adını verdiği maddeötesi bedeninizi meydana getiriyor.
Beyin, her an, üretmekte olduğu “Ruh” adı verilen dalga bedene de
verilerini anında yükler!.
Bu hologramik beden, aynen televizyon dalgaları gibidir... Nasıl ki
taşıyıcı dalgalara yüklenmiş görüntü ve ses dalgalardır, televizyon
dalgaları; işte “insan ruhu” da böylece tüm zihinsel fonksiyonların
sonucu olan verileri yüklenmiştir!.
Beynin ürettiği yüklenmiş dalgalardan oluşmuştur. Beyin tarafından
üretilir; ve beyin, kendindeki tüm düşünsel verileri dalga olarak
“RUH”a yükler.
Rüyada duyduğun acı, beynin ruha yüklediğini gösterir... Kabir azâbı
dahi bu yüklenmeden dolayıdır.
BEYNİN YAYDIĞI
BİOELEKTRİĞİN
ÖNEMİ NEDİR?
Bedendeki tüm hücrelerin hayâtiyeti ise beynin yaydığı bioelektrik
ile kâimdir. Yâni beyin bir yandan, ruha dönük, dışa dönük çeşitli
dalgaları sürekli yayarken; diğer yandan da kendi yaşamına yardımcı,
destek olan çeşitli organların ihtiyacı olan enerjiyi onlara
göndermekle yükümlüdür.
Esasen beyindeki tüm fonksiyonlar, beyin hücreleri arasındaki bir
bio - elektrik faaliyetten başka bir şey değildir! Her mânâya göre
beyinde değişik hücre grupları arasında bir bioelektrik akış
sözkonusudur. Bu akış neticesinde devreye giren hücre grubuna göre
ortaya sayısız mânâlar çıkmaktadır.
Beyin hücrelerindeki bioelektrik enerji diğer hücrelerle bağlantı
kuruyor ve beynin bioelektrik gücü ve bu gücün içine aldığı hücre
grubu kapsamı nispetinde de yüksek düzeyde beyin faaliyeti olarak
meydana geliyor.
|