Korku ve Sevgi
 
"Korku, bazı şeyler ya da olay­lar karşısında duyulan ve görünürde hiçbir nedene dayanmayan kuruntulu bir haldir".

Hekimler pek çok fobi tespit etmişlerdir. Bunlardan bazılarını şöyle sıralayabiliriz.



- Kaybetme korkusu,

- Kan görmekten korkmak,

- Kapalı yerlerden korkmak,

- Sudan korkmak,

- Yüksekten korkmak,

- Asansörden korkmak,

- Yalnız kalmaktan korkmak,

- Allah korkusu,

- Ölüm korkusu,

- Kendinden korkmak,

- Cehennem korkusu.



Bu söylediklerimiz üzerinde tek, tek durabiliriz ve duracağız ancak, bunların en önemlisi, birey için gerek­li olanı "kendinden korkmaktır", çünkü birey kendi gerçeğiyle yüz yüze gel­mekten korkar. (kendi gerçek yüzüyle karşılaşmaktan) .

Şimdi genel bir bakışla konu­muzu açalım, tekrar aynı noktaya, ya­ni "kendinden korkmak" noktasına ge­lelim. Bilimadamları tarafından korkuların bazıları bir nedene dayandırılsa da, birçok korkunun nedeni belirle­nemez. Çünkü bunlar Ruhsal bir olay olarak gizemini korur ve nedenleri geç­miş yaşamlara kadar uzanır. Korkular, geçmişteki birçok yaşamın izleniminden doğmuş, duygu kompleksi, duygusal tezahürlerdir.

Aslında şuuraltına bağlı Ruh­sal olayların hiçbirisi bir tek hayatta edinilmiş olamaz. Bu olaylar geçmiş yaşamlarımızdaki tüm uygulamalarımı­zın sonuçlarıdır.

Şimdi de toplumumuzda pek çok kişide bulunan Ölüm Korkusu'na değinelim.



Ölüm korkusunda, hesaplaşma endişesi vardır. Üstat Bedri Ruhselman'ın “Mukadderat ve İcabat" adlı eserinde "Olüm, insanların dünya üzerinde yerine getirmekle sorumlu tutulduğu çe­şitli vazifelerin ne dereceye kadar yapı­labilmiş olduğunu saptayan sınav odasının kapısıdır" diyor. Buradan da açıkça anlaşılıyor ki, dersine çalışma­yan bir talebenin, hocasının karşısına çıkmaktan korkmasını gerektiren nedenlere benzer nedenler, ölümden korkmak halini de hazırlayan faktörler arasında sayılabilir.

Yaşamında kimseyi sevememiş. yalnız kendisi için yaşamış. paylaşmanın. yardımın ne olduğunu anla­yamamış. sadece egosunu ön planda tutmuş bir insanın ölümden korkma­masına imkan var mıdır?

Pek doğal olarak insanlar yaptıklarının sonuçlarıyla yüz yüze geleceklerdir. Dünyadaki korkularımız. spatyomda karşımıza değişik şekillerde çıkar

Cennet ve Cehennem sembollerine de bu şekilde yaklaşabiliriz...

Şurası çok önemlidir sanırım! Ölümden korkmamak ayrı şey, ölümden korkmamıza neden olan nedenleri ortadan kaldırmak ayrı şeydir.



KENDİNDEN KORKMAK

Son günlerde tüm insanlık gittikçe ağırlaşan şoklarla yüz yüze gel­mesine rağmen, halen uykudayız. Farkındalığın sıfıra indiği bir dönem yaşanıyor. Herkes gerçek yüzüyle karşılaş­maktan korkuyor. İç dünyasına dön­müyor. Bir takım hayali bilgileri uygu­lamaktan vazgeçmiyor. Maddeye egemen olunamıyor.

Oysa madde üzerinde egemenlik oluşunca, negatif enerjiler azalır ve varlık daha geniş bir uygulama alanına girer.

Eğer bedenimizin frekansı ast­ral bedenimizin frekansına yakın olursa, uygulama alanımız genişler ve daha yüksek tesirlerle karşılaşırız.

Kişiler korkuyor ve ken­dinden güç almaya yanaşmayınca, başkasının çekim alanına giriyor.

Oysa kişiler kendi çekim alanlarını kullanabilseler, başkalarının etkileriyle değil, kendi bilgileriyle hareket etmiş olacaklar. İşte bu "Kendin ol­mak" demektir. Kendin olmak ise, uyanmaya doğru gitmektir.



ORTAMIN ÖNEMİ

İnsan uyum sağlayamadığı bir ortamda bulunmayı sürdürürse, al­dığı bilgi ve enerjinin frekansı düşecek ve farkında olmadan bu frekans içinde yaşamaya devam edecektir. O zaman bu uyku halinden uyanması için bazı şoklarla karşılaşacaktır. Eğer şok­lar, uyaranlar olmasaydı, kişiler değişemezdi. "Herkese gelmez bela, erbabı istidat arar.". Olay, ihtiyacı olana yaşatılır.

İşte birey bir buzdağı gibidir, görünmeyen kısmında, şuuraltında, iç yapısında çözemediği ne problemler taşıdığını, bilemeyiz. Bunların açığa çıkması, kullanılması için şoklar yaşa­nır.

Şuur dediğimiz şey; enerjiyi ruhsal planlardan alan, kristalize ol­muş bir enerji topluluğudur. Varlık bu kristali, enerjileri kendi bünyesinde kullanıp parlatmalıdır. "Kendin Ol­mak", "Kendini Bilmek" aşamasına böyle ulaşılır. Bunları yapmaya başla­dığında çevreni saran kabuklar, ben­likler etkilerini yitirirler, ışıldamaya başlarsın, yansımaya başlarsın. Örneğin kişi; aşık olur, birisine bağlanır, orada kalır. “İntihar edeceğim.” der. O duyguyu yaşamazsa duramaz. O duy­guyu yaşamak demek, bir şeyin yö­rüngesine kendini kaptırmak demek­tir. O yörüngeye kapıldığın, girdiğin an, kendin olamıyorsun artık. Seni, o enerjiler yönetiyor. O olmazsa, içkiye alışıyor. Sürekli bir şey alması gerek. O kahveye alışmış, İstanbul'a alışmış, başka yerde katiyen yapamam diyor, bırakamıyor. Bir yere, bir şeye alışmış "Kendi olamıyor". Varlığını bir başkası­nın yörüngesine sokmuş. Bunları ne kadar azaltırsak, o kadar iyidir ama zordur, çok zordur. Sabahleyin bir gazeteyi açmak bile, bir varlığın yörünge­sine girmek demektir.

Hiç mi gazete okumayacağız? Hiç mi televizyon seyretmeyeceğiz? Ölçümleme! Ölçü!; bunu koyduğun zaman, gir o realitenin ortasına "Kendin Ol". Mücadele edebil­diğin kadar et, korkma, çünkü ipler senin elinde. "Kendin Olmak", "Kendini Bilmek" öyle her şeyin farkına var­mak, yukarıdan bakmak değildir. Gökyüzüne kanatlarla çıkılmıyor. Parmak uçlarınla çıkacaksın, acıyarak, parmakların kanayarak. Kim çizmişse o kanatları, yanlış çizmiş. İnerken ka­natla iniliyor da, çıkarken kanatla çı­kılmıyor. Yukarı çıkınca, kanat veriyorlar. “Aferin sen başardın bu işi, şimdi al bu kanatları.” diyorlar.



SAHTE BENLİKLER

Sahte benlik nedir?

Sahte benlikler; kendi şuuru­nun enerjisini kullanmayıp, başka varlıklardan aldığı tesirle bir şuur ala­nı yaratmaktır. Yabancı şuurlar ve mas­kelerdir. Dışarıdan alıyor, kendi malı değil. Kendi kendine çekmek, kendi kendini bulmak, kendi kendine üretmek devri artık, bunu yapaca­ğız.

Ancak asıl amaç, kendinizin farkında olup, kendinizden bilgi çek­meniz içindir. Şuuraltınızdan, derin şuuraltınızdan. Yani bizde mevcut olanların açığa çıkması için bir aradayız. Aslında şuuraltında da bilgi yok.

Derin şuuraltında bütün yaşamsal fe­nomenler saklıdır. Eğer o bilginin şuurunda değilsek, şuuraltında olması­nın hiçbir yararı yoktur.

“Aşağıya inerken bilgi şuuraltında var.” derler ama onu kullanmak için uygulanması gerekir. Örneğin; araba kullanmayı gösteririz. Şuuraltı bunu öğrenir ama uygulama yapma­dan araba kullanmak olağan değildir. İşte maddesel yaşamın en büyük ilkesi, yaşayarak öğrenmek ve uygulamaktır.

Derin şuuraltında bilgi dediği­miz potansiyel, yaşadığımız tüm haller, hatalı veya hatasız şuuraltındaki birikimler, iç güzellikler ya da sıkıntılar tarzında ortaya çıkar.

Şuuraltındaki bilgiyi kullan­mak demek, dışarıdan gelen motivas­yonu doğru yönetmek demektir. O za­man içe gelen enerji, bütün halindeki enerji bizi motive eder, bir tarafa iter. Sende birikim varsa ressam olursun. Şuuraltının yasası; bizi belli bir nokta­ya teksif etmek için saklıyor, koruyor. kullandırıyor ve sonucu aldıktan son­ra, boşaldıktan sonra, hemen bizi sevk ediyor. Otomatik olarak her şey oluyor. Bir tür bilgisayar sistemi.

Özetle, şuuraltındaki bilgiyi kullanmak demek; oradan gelen bilgi­yi yakalayıp değerlendirmek demektir. Varlık derinleşip, şuuraltıyla bağlantı kurarak bilgi alabilir. Şuuraltı içinde birikmiş, akaşayla, akaşik kayıtla il­gili herhangi bir hafıza birikiminde, şuuraltında hafızada bir bilgi varsa; eğer onu canlandırabilirsek, onunla il­gili üst benliğimizden de bilgi çekebili­riz.



SEVGİ

Ruhsal İdare Mekanizması' n­dan aşağılara doğru akan enerji "sev­gi"dir. Bir anne, bir baba, çocuğunu niye sever? Beklediği fazla bir şey yok­tur, çıkar yoktur. İşte Yukarısı da ( Ruhsal Alem ) öyle­dir. Fakat bunu kamufle etmek için, öğretmek için, aile sevgisi, akraba sev­gisi, arkadaş sevgisi der. Sonra vatan, millet sevgisi ile sürdürür, ta ki, "Evrensel Sevgi" ye ulaşıncaya dek.

"Lokal Sevgi" uygulamalarından, "Genel Sevgi" uygulamalarına geçtiğimiz zaman sorumluluk duygusunu alırız. İşte o zaman kozmik bir şuura ulaş­maya başlıyoruz demektir.

Artık günümüzde her şeyin bir "Gün"ü var. Anneler/Babalar, Sevgililer günü vb... Eğer her şeyin günü yapılı­yorsa, sevginin ne kadar yitirilmiş ol­duğunu görüyoruz. Komşular günü de var. Yeme, içme ve biraz da dedikodu yapma günü… Komşunun günü, diyoruz ama komşunun komşudan haberi yok. Kendinden bile haberi yok. Kendinden haberi olmayan insanın komşusundan haberinin olmaması da doğaldır.

Şimdi tekrar konumuza döne­lim: Sevgi, demiştik. Evrensel bir yasa­dan, insanlığın en çok ihtiyacı olan, fakat o derece yoksun olduğu bir ener­jiden söz edelim. Kendini sevmeyen bir insan, komşusunu nasıl sevecektir? Hatta sevgi nedir? Ona yanıt vereme­den bu kozmik enerjiyi nasıl kullana­biliriz?

Hoşgörü sahibi olmayan bir kimse, egosunun elinde oyuncak olmuş bir kimse, neyi, nasıl sevecektir?

Sevgi bir enerji ise, bunun kay­nağı nedir?

Bu kaynak, "Ruhun özü" dür.

Bu gizli güç, varlığın varoluşu ile beraber sahip olduğu Tanrısal bir güçtür. Bu yüzden Yaratılış, sevgi enerjisinin bir sonucudur.

Zamanın ve mekanın sahibi olan „Alemlerin Rab’bi“ görüp gözetici­liği altında, Dünya beşeriyeti olarak yeni bir çağa hazırlanıyoruz. Bu çağ Bilgi ve Sevgi çağıdır; bilginin sevgi, sevgi­nin bilgi olduğu çağdır. Yeniçağ bir değişim çağıdır. Hepimiz görüyoruz ki, dünya değişiyor, bireyler değişiyor, her şey hızla değişiyor.

"Yeni çağ ne­dir?" diye sorabilirsiniz. Yeni çağ, ka­ranlıktan aydınlığa, lineerlikten küreselliğe geçilen bir çağdır. Bilim, holog­ram tekniği ve kuantum fiziği ile bu küreselliği ispat etmiş durumdadır.

Her değişimde kuşkusuz çal­kantılı, ıstıraplı bir dönemden geçer beşeriyet. Bu değişim şuurda oluşacak değişimdir. Bu ise, anlayışları­mızda, kavramlarımızda köklü deği­şimler yapmamız anlamına gelir. Bu değişim için beklenen evrensel bilgi, kıyas bilgisi, beşeriyete nasip olacaktır. İnsanlık olarak biz şimdiye kadar sev­giyi, bir duygu zannederek, duygusal tatminlere yarayan bir rahatlatıcı olarak ele aldık. Sevgi ile sempatiyi birbi­rine karıştırdık. O yüce enerjiyi, darlık içinde yaşadık. Bazılarını sevip, bazı­larını göz ardı ettik. Bu hatalı anlayış­tan dolayı adaletsiz davranarak, so­nunda ıstırap çektik. Bu ıstırabın kaynağını da bulamayarak, stres içinde birbirimizi yiyerek, alkol, uyuş­turucu ve seksle avunmaya çalışarak, kendimize göre cehennemi yaşadık. Kuşkusuz ruhsal sevgiyi yaşamadan, beşeri sevgiyi yaşamak gerekiyordu, ama böylesi değil kuşkusuz.



Ruhsal sevgiye ulaşmak için, bazı takıntılardan kurtulmak gerekli­dir. Kibir, açgözlülük, kıskançlık, ben­cillik, korku gibi duygulardan... Ben duygusu atılmalıdır.

Sevgi tüm evreni kapsar, nere­de yaşam varsa, orada sevgi vardır. Ancak beşeri sevgi sayısız arzulara sa­hip olan ego şuuru ile tezahür eder. "Yalnız benim olacaksın ,seni kimseye yar etmem!" gibi... Bu düzeydeki kişi, o objeye, şeye sahip olma isteğiyle yanıp tutuşur. Kendine ve karşısındakine düşünmeden zarar verebilir.

Saf bir sevgiye "Evrensel" bir sevgiye ulaşmak kolay değildir. Hazır­lık aşaması ister. Hoşgörülü olmak, ıs­tıraplara dayanıklı olmak, kişilerin iyi yanlarını görmek bu devrenin özellik­leridir. Evrensel sevginin kaynağı Yu­karısıdır. Aşırı çabayla o merkezin çekimine girebiliriz. Kişi, ancak o za­man okyanusta bir damla olduğunu idrak eder. Saf sevgi budur ve böyle do­ğar.

Ruhsal sevgide bireysellik kay­bolur, bütünsellik doğar. Seven ve se­vilen bir olunca, "Baş ve Son" da bir olur.



Evrenler Sevgiyle Vardır.

Tüm evrenler, varlıklarını ve sürekli­liklerini sevgi enerjisine borçludurlar.

Ruhu madde alemine çeken sevgidir.

Evrenlerdeki bütünlük ve uyum, sevgi enerjisinin yapıştırıcı ve birleşti­rici gücünden kaynaklanır.



Öz bakımından, seven de se­vilen de birdir.

Sevgi, ruhun dualite alemine yansımasıdır. Tüm varlık sistemleri sevgi enerjisi ile vardır. Yaşamın varoluşu sevgiye bağlıdır. Sevgi güçlendikçe, yaratıcılık üretir. Sevgi, yaratıcı bir güçtür.



Sadıklar Planı'ndan:



"Sevginizle her şeyde aynı derecede büyük bir muhabbeti, kaynaşmayı, sempatizasyonu sağlayacaksınız. Toplumların birbirlerinden korku­su, güvensizlik ve sevgisizlikten ha­sıl olur. Birbirlerinin hal ve hare­ketlerinden emin olanlar, birbirleri­ne karşı sevgi içerisindedirler. Sevmeyişinizin nedeni güvensizliktir. Güvensizlik duymanızın nedeni, bil­gisizliğiniz ve nefsinizdir. Nefsinizi ve bilginizi anlayınız, şuurlandırı­nız, güveniniz. Devrenin sonunda hasıl olan atmosferi, şimdiden te­neffüs edenler bulunuyor. Nasıl ki o teneffüsü o günde yapamayacakların bulunduğu gibi. İnsan kurtarın ki, kurtulma şansınız büyük olsun.



Sözünüzde, işinizde ve niye­tinizde çok dürüst ve apaçık olu­nuz. Güveniniz, güvenceniz bilgiye; seviniz, sevginiz insana olsun, hay­ra olsun, müspete olsun".



Sevginin en asil ve pozitif ifa­desi, bilerek başkalarına hizmettir. “Sadıklar Planı”nda da belirtildiği gibi; kendimizden başkalarına bilerek hizmet edebilmek çok önemlidir.

Bu, kişiyi vazife sezgisi ve vazi­fe realitesine götürür. Bu yola sevgiyle varılır. Bir şeyi yaparken, karşıdan taktir beklememeden, yapmalı ve unut­malıdır.

Önümüze engeller ve tesirler gelebilir, bize ters gibi gelen olaylar olabilir. Bun­lar bizi yıldırmasın.

Dünyada ters gibi gözüken her şey, astraldaki kutuplaşmaların dü­zeltilmesi için tertip edilmiş planlardır.

Başımıza gelenler bizi şaşırt­mamalı, çünkü isteklerimiz değil, içsel gelişim ve ihti­yaçlarımız doğrultusunda yaşıyoruz. Dünyanın bugünkü ıstıraplı hali, çok farklı enerjilerin bir araya gelişinden­dir. Sevgiyle yaptığımız bir olaya karşı­lık beklersek, ıstırap olarak bize geri döner. Gerçekten "Sırat köprüsü" nü geçmek, hiçbir şey beklememektir. Yapmalı ve unu­tmalıyız. İlkbahar olmasaydı, yaz; yaz olmasaydı, sonbahar; sonbahar olmasaydı, kış olmazdı. Nefret olmasaydı, sevgi olmazdı. Biz nefreti sevgiye dö­nüştürebiliriz.



"Evren yasasının dünyadaki adı sev­gidir. "

Sevgi, şuur alanlarının, biyo­manyetik alanların birbirine dokunuşundan mey­dana gelen bir uyumdur. Günümüzde bu uyum yoktur. Bu yüzden bizlerin ıstırabın okyanusundan geçmemiz gerekir. Küçük sulardan geçtik, ok­yanus geliyor artık.

Yukarısı dünyanın astral ala­nını biraz daha süptilleştirmek için uğraşıyor. Gelen bilgileri anlayabilmek için süptilleşmek zorundayız.

Hz.İsa: "Siz insanlar,(onlar) hakkındaki hükme, ortaya koydukları "ürüne" bakarak varacaksınız." diyor. Dinler bunun için vardır. Güzel ürün­ler ortaya koyabilmemiz için uygula­malar yapmak zorundayız...

"Din akıl sahiplerine hitap eder". Din akıl dışı değildir. İlahi ve ev­rensel realitedir. Bu realitenin hüküm sahibi tektir, Yaratıcı kudret, yani "Al­lah"... Peygamberlerin görevleri din koruyuculuğu değil, dini tebliğ etmele­ridir. Burada da sevgi vardır.

Zekat, aynı zamanda sevgi de­mektir. Bizim zekatımız, bilgi ve sevgi vermek olmalıdır.

Zekat, zengine değil, fakire veri­lir. Peki fakir, ne demektir.? Fakirlik sadece maddesel midir.? Sevgi ve iyilik fakirleri de vadır. Onlara vermeliyiz ki ; sevgiyi tat­sınlar. Sevgi vermek, karşındakinin eksiğini tamamlamaktır. İlahi Kud­ret' in bize yansıyan hali sevgi’ dir. Bu durum "MU Uygarlığı"nda Güneşle sembolize edilmiştir.



« Yılladır, ülkemizde enflasyon var.“ diyo­ruz, ancak enflasyon her şeydedir: Dü­şüncede, duyguda, ahlakta ve sevgide de enflasyon vardır. Günümüzde her şey değerini yitirmektedir.

Özetle, insanlık lıür olmayı öğreni­yor. Kıyamet budur. Kıyamet; tüm bağlılıkların, takıntıların atılması içindir.

Varlık hallerin dışına çıkmayı öğrenmektedir, iyinin de kötünün de.

Kainat yasasının, dayanışmanın, dünyadaki adı, “SEVGI” dir..



EVRENSEL SEVGİ



"Evrensel sevgi" maddeden değil ruhtan doğar. Bu aşamaya gelebilmemiz için, almadan vermeyi öğrenmek zorundayız. Çünkü evrensel sev­giye ancak hizmetle, almadan vermeyi . öğrenmekle varılır. Hizmet ruhun biricik değer ölçüsüdür. BALZAC boşuna dememiş, "Sevgi meleklerin yaşamıdır." diye. O halde, evrensel sevgi kişinin ken­disini aşmasıdır. İşte bu düzey, "Ma­kul Vicdan" düzeyidir.



EVRENSEL SEVGİYE VARIŞ YOLU

Bu yol merhaleler halindedir. Geçici gönül ilişkileri, sevgi denemele­ri, fedakarlık, merhamet, hoşgörü, bi­ze bu yolla, hazırlık devresi içerisinde olduğumuzu belirtir. Bunlar bu döne­min işaretleridir.



Kadın, Anne ve Sevgi

Şöyle bir söz vardır, hepimiz bi­liriz, hatta bu bir hadistir. "Cennet annelerin ayakları altındadır.". De­mek ki kadın, anne olmada; beşer üs­tü bir niteliğe ulaşıyor. Bir madde ol­maktan çıkıyor, yaratıcı, besleyici bir kudret haline geliyor.



Sevgi sınırsızdır.



Yaratan' ın sevgisi, hem evrende, hem de içimizdedir. Dünyadaki her canlı, "Yaratan' ın sevgisiyle" yaşar.



Sevgi ebedidir.



Ruhsal hayatı yaşamayanlar, sevgiyle aydınlanamazlar. İnsanların birbirlerini sevmeleri için, sevgiye örnek olan pek çok varlık dünyamıza gönderildi. Onlar da kendilerini, sevgi uğruna feda ettiler.

Sevmek ve sevgi, DİN' lerin üzerindedir.

İlahi alemin atmosferi sevgidir. Dünyaya sevgi egemen olmadığı için, onun yerine dinler gelmiştir. Ruhsal alemlerde din'ler yoktur, sevgi ve hiz­met vardır.

"İlahi İrade'ye, İlahi Yasalara uygun yaşamak istiyorsak, Dinimizin Sevgi olması gerekir". Yaşamımızın güzelliği "Tanrı" sevgisiy­le 'Tanrı'ya" bağlı olmaktır.

İnsan Ruhunun derinliklerinde uyu­yan yetenekleri yalnız sevgi uyandıra­bilir. .

Sevgi Tanrısal bir çekim gücüdür. Sevgi varlığın en temel enerji merkezi­dir.

Kişinin sevgi oranı yükseliyorsa, zatı ile (özü, enerji merkezi), ilişkisi de yük­seliyor demektir.



Yıldızlar ve Güneş için çekim gücü ne ise, varlıklar için de sevgi aynıdır.

Beşerin doğasında, tabiatında, başka­larından sevgi beklemek yolunda, önü­ne geçilmez bir ihtiyaç vardır.

Sevgiden yoksun bir kişinin, huzur içinde yaşamasına olanak yoktur.



Sevgi ve Çocuklar



Sevgiden yoksun yetişen ço­cukların, gelecekte problemleri oldu­ğunu hepimiz biliyoruz! Sevgi soyut bir kavram değildir. Sevgi göreceli bir değere sahip değildir. Sevgi tüm varlık gurupları içinde vardır. Hatta hayvan ve bitki aleminde yapılan deneylerde, sevginin somut örnekleri görülmüştür. Örneğin; sevgiyle yetişen çiçekler…



SEVGİ HAKKINDA METAFİZİK GÖ­RÜŞLER

En yüce aşklan her zaman en kusursuz kişiler ilham etmezler.

Birbirlerini sevenler ruhları­nın, özelliklerinin birbirine uygunluğgunu ne kadar ballandıra ballandıra anlatsalar da, onların bağdaşmaları ve sözünü ettikleri uyum ve anlaşmalar çoğu kez dünyaya doğacak yeni bir varlık ve bu varlığın kusursuzluğu ba­kımından ortaya konan bir anlaşma­dır. Evlenmelerinden kısa bir süre sonra bu anlaşmalardan eser kalma­yabilir de... Burada amaç, bir plan ve tasavvurun yerine getirilmesidir.

Özetle, bu yukarıda organize edilmiş bir görevdir. Sizlere bu konuy­la ilgili bir hikaye anlatayım. Yorum si­zin:

Geniş kumsal sanki sonsuzluğa doğru uzanıyordu. İki kişi vardı kumsalda. El ele yürüyen bir kadın bir de erkek. Bir de gökte uçuşan, sanki on­lara yolu gösteriyormuş gibi alçalıp yükselen iki kuş...Üstlerinde giysileri yoktu.

Masmavi gökyüzündeki güneş esmer tenlerini ısıtıyor, kuma gömülen ayakları ara sıra kumsalı yalayan dal­gacıklarla ıslanıyordu. Bir yanda de­niz, öte yanda alabildiğine uzanan kumsal. Hiçbir şey konuşmuyorlardı.

Yalnız ara sıra birbirlerinin gözlerinin içine bakıyor, gülümsüyor­lardı. Böyle ne kadar yürüdüler bilin­mez; belki saatlerce, belki yıllarca...Nihayet ufukta, evleri, ağaçları, insanlarıyla şehir göründü. Erkek durdu, ka­dın da... "Burada ayrılalım" dedi erkek“, “Evet ayrılalım". Erkek; "Ben bu defa örnek bir aile reisi alacağım, hani dün­yada örnek insan dedikleri gibi… Tüm yaşamımı çocuklarıma adayacağım, işim­de de başarılı olacağım; hatta belki saraya bile girebilirim". Kadın; "Ben de kötü olacağım çocuğumu bile yalnız büyüteceğim. Onun için hapse bile girebi­lirim, fakat onu çok iyi yetiştireceğim. Dönüşte gene burada buluşalım." "Evet burada." Son bir kez erkek kadının elini avucunda tuttu, sonra biri doğu­ya, diğeri batıya yöneldiler. Şehre iki ayrı kapıdan girerlerken onları takip eden, yol gösteren kuşlar da gökyüzü­ne doğru yükseliyorlardı.



Ne demiştik? Evliliğin de, dü­şüncelerimizin ötesinde pek çok an­lamı vardır.

Burada hem maddesel, hem ruhsal bir bütünleşmenin kendisi var­dır. Hem bedensel bir yapı oluşturulurken, hem de ruhsal bir bütün­leşme söz konusudur.

Bu günün ya da geleceğin anne ve ba­bası, gönüllerinde şiddetli bir sevginin tutuştuğunu duyar, sırf kendileri için birbirlerini arzulayıp sevdiklerini sa­nırlar. Oysaki ;buradaki uyum ve sevgi, yeni bir varlığı oluşturmak için bu iki birey tarafından ortaya konmuştur. Bu ne­denleri kavrayamıyoruz. Çünkü bu nedenler varlığın özüyle ilgilidir. Kişinin Öz'ü ne ise, onu tamamlamaya çalışır. Fizik koşulların dışında, teka­mülün amacı çok daha başkadır. Beşer bunlardan habersiz, herşeyi kendisi yapıyormuş gibi yaşar.

Yönetici mekanizmanın, kendi sevgi tutkusunda bile, kendi çağrısına nasıl koştuğunu bilemez. Toplum, tekamü­lün evrensel olduğunun farkında bile değildir hala…

Aşk ve sevgi ile evlenenler, ek­seri mutsuz bir yaşam sürmek zorun­da kalabilirler..

Rahat, huzurlu bir yaşamla, yüksek bir sevginin, bir arada yürüyebilmesi, güzel rastlantıların en az gerçekleşen­lerinden biridir.

Başkalarına "Birbirinizi sevin!" demek çok kolaydır, ama "birbirini sevdirmek" çok güçtür. Güçlüğü şudur ki el­de yeterli bilgi yoktur. Oysa sevgi id­rakle olur, idrak ise bilgi ister.

Bilgi eğitimi beşikten başlar, mezarda bitmez. Bu eğitim, günaha günümüzde de günah demekte direnirse, bu eğitim çok geri ve ilkel demektir. Bu çağda günahın ve kötünün adı, pozitifin tersi negatif olmalıdır. Bu sayede, negatifin de gerekli olduğu ve aşılmasının varlığın kendi çabasıyla olacağı bilinmelidir.

Bu şekilde, kişinin tek başına yürüyebileceği bilinç yolu açılmış olur ve kişi bu yoldan sevgiye gidildiğini gö­rebilir. Şu halde kişilerin birbirlerini sevebilmeleri, yeterli bilgiyle eğitilmele­rine bağlıdır.