YERDE VE GÖKTE ÖVÜLEN
ismi söylenecek dillerde ebed
muhammed mustafa, mahmud ahmed
(Muallim m. Receb efendi)
Büyükbaba Abdülmuttalip, doğum sırasında Kabe-i şerif'te Allahü teala'ya dua ile
meşguldür. Kabe'nin birden bire makam-ı İbrahim'e doğru secde edip doğrulduktan
sonra düzgün bir lisan ile:
-Allahü ekber! Muhammed, beni putlardan temizliyecektir! dediğine ve bu
konuşmadan sonra da Hübel ismindeki en iri putun yüzüstü yere düştüğüne şahid
oldu.
Kulağına hafiften bir ses geliyor:
-Bu gece Amine'nin oğlu oldu. Çocuğun üzerine rahmet bulutları indi. Kudüs'ten
bir leğen getirerek O'nu yıkadılar. Muhammed, insanları inkar kanlığından
hidayet aydınlığına kavuşturacaktır. Hak teala, O'nu, alemlere rahmet olarak
gönderdi. Ey melekler! Şahid olun ki, O'na bütün hazinelerin anahtarı verildi.
Doğduğu günü unutmayın.O gün, kıyamete kadar bayramınız olsun!
Görüp, işttiklerinden şaşkınn dönen Abdülmuttalib, kendini bir an uykuda sanır
ama; değildir. Bir süre dili tutulur. Derhal dışarı fırlar. Safa'dadır. Safa
tepesini yükselmiş, Merve tepesini hareketli olarak görür. Bir ses duyuyor:
-Ey Kureyş'in efendisi, neden korkuyorsun?
Ama cevap verecek mecal nerede? O şaşkınlıkla yola koyulur. Eve yaklaştığında
damda kanatları ile çatıyı örtmüş bir beyaz kuş görür. öyle beyaz ki, nurundan
Mekke dağları parlıyor.
Garip olaylar... gariplik üstüne geriplik. Kapıda ise bir beyaz bulut. Bulutta
kim bilir ne var? Abdülmuttalib içeri giremiyor. Çaresiz bir müddet oturup
bekleyecektir. Yakıcı bir güzel koku genzine dolmakta. Ancak bu bekleme nereye
kadar? Kapıya yönelir ve bir kaç kere hızla vurur:
-Çabuk aç Amine! olanlardan aklımı kaybedeceğim! Kapı açılır! Abdülmuttalib,
Aminenin alnında nuru göremeyince sorar!
-Nura ne oldu kızım?
-Doğum yaptım; nur, oğluma geçti babacığım. Ve doğum esnasında çok tuhaf şeyler
yaşadım.
-Ama sende doğum yapmış bir kadın hali yok ki!!.
-Evet doğru. Baştan başa inanılmaz hadiseler içindeyim. Mesela damda gördüğün o
beyaz kuş, bebeğe süt vermek için benimle mücadele etti...
-Öyleyse torunumu getir göreyim!..
-Şimdilik imkansız!.. Demin biri gelerek O'nu zümrüt bir leğende yıkadı ve "Üç
gün kimseye gösterme" diye emir verdi...
Yaşadıkları ve duydukları ile Abdülmuttalib, kendini kaybetmiş gibi idi;
kılıcına davrandı.
-Çabuk çocuğu göster yoksa ya seni ya kendimi helak edeceğim, diye hiddetlendi.
Amine, kayınpederinin ısrarı üzerine çocuğunun götürüldüğü evi tarif etti.
Abdülmuttalib, elinde kılıç ve heybetli biri duruyodu; niyetini anlayınca
Abdülmuttalib'in üzerine yürüdü ve:
-Çabuk buradan savuş! Hiç kimse üç günden önce O'nu göremez. Çünkü bütün
meleklerin ziyaret etmesi lazım, diiyerek büyükbabayı geldiği gibi geri çevirdi.
Abdülmuttalib'i; o cesur insanı korku ve titreme kapladı ve hatta kılıç, elinden
kayıp yere düştü. Hemen Kureyş'e gidip başından geçenleri nakletmek istedi ise
de yedi gün dili tutuldu ve tek kelime konuşamadı. Aynı şekilde bu yedi gün
içinde dünyanın diğer idarecileri de lal olacak ve onlar da konuşamayacaktır.
........................
Mekke'de Safa tepesi civarındaki Haşimoğulları mahallesi; bugün "Mevlid Sokağı"
denilen baba evinde yaradılmışların en üstünü alemi aydınlatırken bu mes'ud anın
şahidleri de vardır:
Doğumdaki hanımların biri, Peygamberimizin halası Safiye hadun'du.
-O'nun doğumunda Amine'nin evinde idim.Altı ayrı mucizeyi yaşadım.
-Doğar doğmaz başını yere koyup Rabbine secde etti.
-La ilahe illallah ini Resulullah, dedi.
-Sacdede bir şey söylüyordu sanki. Yaklaşıp dinlediğimde "Ümmetim, ümmetim"
dediğini işittim.
-Orada öyle bir nur parladı ki her taraf ışık içinde kaldı. Yavruyu yıkamak
istediğimde; "ey Safiye zahmet etme; biz O'nu yıkanmış olarak gönderdik.!"
şeklinde meçhul bir duydum.
-Sünnet olmuş ve göbeği kesik idi.
-Kundak yapacağım sırada sırdında bir mühür gördüm. Kürek kemiklerinin arasında
ve iri bir ben büyüklüğünde olan bu mühürde tüylerle.
"La ilahe illallah Muhammedün Resulullah yazılıyordu.
.....................
O gece ben de Amine'nin yanındaydım. Doğum sırasında bir an semaya baktım.
Yıldızlar yeryüzüne el uzatıp toplanacak kadar yakındı. Doğumu takiben dört
yanımızdan öyle bir nur fışkırdıki her şey kayboldu; bir nur denizinde gibi
idik". Bunlar da Osman bin ebi As'ın annesi Fatıma-i Sekafi hanıma ait cümleler.
şifa hatun ise efendimizin ebesi... elime geldiğinde yalvarıp durmaya başladı.
Bu sırada gaibden bir ses duydum: (Yerhümüke Rabbüke) hitabı ile bebeğe dua
etti. Ve derhal bur nur zuhur etti. Bu nur sebebi ile bir anda çatı ve duvarlar
yok oldu. Dünyanın bir ucundan öbür ucuna her şey gözümüzün önünde idi. Binlerce
kilometrelik uzaklıktaki Şam'ın köşkleri açık-seçik görülüyordu. Korkup
titremeye başladım Ötelerden sesler geliyordu:
-Bu güzeller güzeli çocuğu nereye götürelim?
-Bir tahtı revana bindirerek bir göz kırpacak zamanda bütün bürek yerleri
gezdirip getirelim.
Bu konuşmanın ardından sakinleştim. Biraz sonra yeniden sesler duyuyordum:
-Bu göz nuru çocuğu nereye götürdünüz?
-Doğunun bütün kudsi makamlarını gezdirdik. İbrahim aleyhisselam, O'nu bağrına
basıp dua ettikten sonra şöyle dedi: "Ey evladım! dünya ve ahiretin izzet ve
şerefi sana verildi. Sana ne mutlu. Peygamberliğini tasdik ve yolunu tercih
edenler kıyamet günü seninle birlikte dirilecektir." Bu işaretlerin ilahi
manalar taşığı belli idi... "Acaba ne olacak?" diye yıllarca merak ettim.
Nihayet peygamberliğini açıklayınca o ihtiyar yaşımda hiç duraksamadan tebliğ
ettiği dini kabul ettim ve ilk mü'minlerden oldum.
Abdulmüttalib, eve geldiğinde doğumun üzerinden üç gün geçmişti. Çocuğu görüp
sevdi ve gelini ile hangi ismi koyacaklarını konuştu... Amine, hamile iken
gödügü rüyada:
"-Sen, insanların en hayırlısı ve kainatın efendisine hamilesin. O- dünyayı
zinetlendirdiği zaman "hasedçilerin şerrinden korunması için bir olan Allah'a
sığınım" diye dua et ve Ahmed ve Muhammed ismini ver" dendiğini anlattı ve
kindisinin Ahmed'i tercih ettiğini söyledi; anne, devamla doğum sırasında
gördüğü harikuladelikeri naklediyor: O anda her taraf nurla dolu ve gözümden
perde kalkmış; uzaklar yakın olmuştu. Şam ve Busra'nın çarşı ve sarayları; hatta
Busra'nın develeri gözler önünde.
Dede ise yavruya Muhammed ismini koydu. Böylece ilahi murad yerini buldu ve O'na
o güne kadar kimseye nasip olmamış bir isim verildi.
Abdülmuttalib, torununun doğumu şerefine yedinci gün bütün Mekke halkına üç gün
süreyle ziyafet verdi. Bu ziyafetten başka bir de her mahallede develer
kestirdi. Yemeğe gelenler "Muhammed" ismini duyunca atalarında böyle bir
geleneğe tesadüf edilmediği için sebebini sormaktan kendilerini alamadılar.
Dede:
-Yerlerde ve göklerde tanınsın ve övülsün istidim; ve bu ismi koydum.
Daha sonra torununu alarak Kabe-i şerif'e götürdü. Yavrucak dedenin kollarında
mışıl mışıl uyuyor. Abdülmuttalib, ziyaret ve duadan sonra yetime içli bir şiir
söyleyerek sevgili efenidimizi annesine getirdi ve gelinine:
-Ey benim asil gelinim, çocuğu iyi koru! torunumun şanı yüce olacaktır. Dikkatin
hep üzerinde olsun! Aman gafil olmayasın! tenbihinde bulundu.
Peygamberimizin dünyayı teşrif etmelerinin ertesinde yahudilerde telaş ve üzüntü
müşahede ediliyordu. İsmi "Ahmed" olan ahir zaman peygamberinin doğacağını
tevratta okuyor, alimlerinden dinliyor, kahinlerden haber alıyor ve doğumun
vukuuna dair emareleri gözlüyorlardı...
Beklenen yıldız doğmuştu. Acaba dünyaya gelen bebekte öbür işaretler de
varmıydı?
... evet onlar da vardı. Gelen haberlerde çocuğun, nur yüzlü, sünnet olmuş ve
göbeği kesik oldu4u bildiriliyor; bir bulutun gelerek kendisini götürdüğü ve üç
gün halka gösterilmediği ilave ediliyordu...
-Tevratın yazdıkları doğru çıktı, dedi yahudi alimleri...
Bir musevi ise çocuğu görmek istedi... Hane-i saadete geldiler. Bebeğin
gözlerine bakar bakmaz adam, kendini kaybetti. Aklı başına gelip yerden
doğrulurken hazır bulunan Kureyşlilerin alaylı alaylı güldüklerini görünce öfke
iele bağırdı:
-Ey Kureyş mensupları! Ey Kureyşliler! Tevrat hakkı için söylüyorum; bana kulak
verin! Gördüğünüz bu çocuk işte o peygamberdir. İsmi maşrıktan mağribe kadar
yayılacak ve sizi... evet, sizi kılıçla yola getirecektir! Nübüvvet,
israiloğullarından gitti artık, kahkahalarınıza devam edebilirsiniz!. diyerek
orayı terketti.
Yine aynı günlerde bir sabahın er vaktinde bir tepede bir grup yahudinin
feryadu-figanına şahid olunuyordu... ortada bir yadi, çevresinde dindaşları bir
söylüyor, bin döküyorlardı. Görenler şaşkın:
-Hayrola, ne oldu, ne var böyle kendinizi paralıyorsunuz?
-Ah, aah!.. beklenen gün geldi; kızıl yıldız göründü. Bu yıldız ne zaman doğsa
bir peygamber dünyaya gelir. Demek ki, Muhammed doğdu. Daha ne olsun?
Peygamberlik bizden gitti.
Soranlar gülüşerek yanlarından ayrıldılar.
Musevilerin ağızlarını bıçak açmıyordu. Bir yahudi, yolda Abdülmuttalib'i gördü:
-Ey Kureyş reisi, çocuğa ne isim verdiniz?
-Muhammed...
-Öyle mi! demek öyle? diyerek mırıldandı... Paygamber olduğuna dair üç delil bir
araya geldi; kızıl yıldızın doğması, isminin Muhammed konması ve üçüncüsü de
asil bir aileden olması.
Aynı günlerde Medine sokaklarında da bir yahudi saçını başını yoluyordu.
Evet, O ebedi sultan doğdu....
O doğdu; Şam'da bin seneden bu yana akmayan Save nehrinin kuru yatağı su ile
doldu, taştı.
O doğdu; ateşgedenin söndüğü gece İran hükümdarı Kisra'nın eşsiz güzellikteki
sarayının ondört kulesi yıkıldı.
O doğdu; doğduğu gece Kisra'nın sarayının kulelerinden başka Dicle kıyısındaki
nefis sulara battı ve Kisra, canını zor kurtardı.
O doğdu; devrin ileri gelenleri garip garip rüyalar gördüler.
Rüyaların, Şam'an Irak'ın, İran'ın,Dicle'nin, Fırat'ın İslamın mülkü olacağını
haber verdiğine dair en namlı kahinler yorumlar yaptı.
O doğdu; insandan gayri bütün mahlukat O'nu emzirmek için yarışa girdi.
...Ve O doğdu; büyücüler gelecekten haber vermezler oldular.
Aleyhissalatü vesselam.
Doğumu ile cihanı aydınlatan o nura selam olsun. O doğmasaydı;
Ya O doğmasaydı!..
Biz ne olurduk?