RAHİB BAHİRA
Best-Bûsı Ârzûsile Ger Ölürsem Dostlar
Kûze Eylen Toprağum Sunun Ânunla Yâre Su
Fuzuli
Efendimiz oniki yaşına girdikleri günler...
Amca Ebu Talib, Şam tarafına mal götürecek olan bir Kureyş Kervanına katılma
niyetinde. Ebu Talib, yanına kardeşi Haris'i de alacak. İki kardeşin de aralında
olduğu ticaret kervanı sıcak çöl gündüzleri ve soğuk çöl gecelerini aşa aşa
günler sürecek bir sabır ve meşakkat seyahati ile Şam'a varacak vu burada
satacak ve alacaklar.
Amcasının Mekke'den ayrılarak uzun bir yolculuğa çıkacağını anlayan Sevgili
Peygamberimiz de Ebu Talib'le gitmek istiyor. Fakat halaları ve amcaları böyle
bir niyete muhalifler. Zira; mevcudatın hikmet nuru, çocuk sayılacak günleri
henüz arkada bırakmıştır. Ebu Talib, yeğenin arzusuna uymak istemesine rağmen
diğer sevenleri o narin vücudun uzun bir yolculuğu kaldıramayacağı
kanaatindeler. Onlara göre bu yaştaki bir çocuğun, eritici çöl güneşinde
günlerce yol alması mümkün olamaz. Güneşin düştü düşecek kadar yakın
hissedildiği nihayetsiz çöl ve sonu gelmez yolları geçip menzile varmak hiç de
kolay değil...
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, ısrarlılar... anne-baba mahrumluğumdan
başka şimdi de uzun bir zaman koruyucu amca hasreti. Öyleyse kendisi de amcası
Ebu Talib'le gitmeli....
Seyahat hazırlakları, denkler bağlanıp, develer yüklenerek, ihtiyaçlar tedarik
edilerek devam ediyor.
Sevgili Peygamberimiz, hazırlıkları kol ve kanatları kırık, mahzun takip
ediyorlar.
Bir gün Ebu Talib, devesi ile bir yerden geçerken can yeğenini görür... aa o da
ne? Güzel çocuk, gözden saklı bu köşeye çekilmiş ağlıyor... Ebu Talib, şaşkın ve
müteessir bir halde yeğenine yönelir.
-Niçin ağlıyorsun gözümün nuru? Ayrılığıma mı üzülüyorsun?
Ebu Talib'e gelen Peygamberimiz, devenin yularından tutarak amcanın ciğerini
yakan şu sözleri söyler:
-Evet amcacığım!... Beni burada kime bırakıp gidiyorsun? Ne annem var, ne babam.
Yeğenin gözlerinden akan billur yaşlar, Ebu Talib'i çok üzmüştü. Kat'i kararını
verdi. kim karşı çıkarsa çıksın aldırmayacak ve O'nu da yanına alacaktı.
Hazırlıklar tamamlandıktan sonra Hatemül Enbiya'nın da aralarında bulunduğu Şam
kervanı yola koyuldu....
Kervan menzilden menzile varırken Kainatın Efendisini bir bekleyen var...
Busra yakınındaki Küfre köyünün bütün ovayı görebilen yamancındaki bir manastır
eski devirlerden beri orada. Tarihi bir hıristiyan mabedi.
Bu manastırın önce yahudi iken sonra hıristiyan olan bir rahibi var. İsmi
Bahira, künyesi Ebu İdas, Lakabı Cerciş, Alim ve Zahid bir insan. Manastırda
öteden beri mevcut olan kıymetli bir kitap, ahir zaman Peygamberinden haber
veriyor ve O'nun bir gün buradan geçeceğini anlatıyordu.
Bahira, bir zamandır sabah erkenden Manastır'ın damına çıkarak ufuktan gelip
ovadan geçen yolcuları dikkatle yokluyor ve birini bekliyordu... bir, üç beş,on
... sabah bakıp usanmadan süren bir gözetleme...
Güneşin sıcaktan ortalığı kavurduğu bir gün ; Bahira, yine damda ufukları
tarıyor. İçi firak ateşi ile yanmakta. Ah, son Peygamberi bir görebilse, O'nun
ayak tozlarına yüzünü sürebilse, kendisini de ümmeti arasına kabul etme dileğini
arzedebilse...
Bir sabah ovanın öbür ucundan bir kervan karaltısı belirdi. Bahira elini
gözlerine siper ederek bütün dikkati ile o tarafa bakıyor. Acaba bu kervan da
aşağıdaki yoldan gelip geçenlerden biri mi, yoksa beklediği yolcu mu geliyor?
Deve katarı yaklaştıkça Bahira'da dikkat daha keskinleşiyor. Kitaplardan
edindiği işaretler görünmeye başlaşmıştır. En mühimi de güneşe perde olan şu
bulut. Evet, evet!... Bir beyaz bulut, kervana kanat germiş bir koca kuş gibi
süzüle süzüle onları takip ediyor.
Şimdi bulutun altındaki bu esrarlı kervan, iyice yaklaşmış olarak aşağıda mola
veriyor... işte bir müjde daha! Kervanın dinlendiği yerdeki kuru ağaç birden
yeşiyor. Ağacın dalları, yere oturmuş birinin üstüne eğiliyor. Bulut da akarak
gelmiş ve yeşeren ağacın üstünde durmuştur. Bahira dağların taşların efendimizi
tesbih edişlerini duyuyor.
Beklediği insanın bu kevanda olduğuna şüphe kalmamıştı. Hemen damdan inip
kervana bir haberci yollayarak yolcuları ertesi gün yemeğe davet etti. Ve
büyük-küçük herkesin davetli olduğunu bilhassa tenbihledi. Yemek saatinde herkes
gelmişti. Bahira misafirleri ayrı ayrı gözden geçiriyor ama aradığı zatı
göremedikçe hayreti içten içe büyüyordu. Yemek devam ederken Rahip, bir
fırsatını bulup dama çıktı ve kervanın konakladığı noktaya baktı. Olacak şey
değil! Bulut yerinde olduğu gibi duruyor.
Tekrar davetlilerin yanına dönerek:
-Yemeğe hepinizin gelmesini rica etmiştim. Tahmin ediyorum kalan biri var.
Bir misafir:
-Hayır, hepimiz buradayız. Sadece bir küçük çocuğu eşyalarımızı beklemesi için
bıraktık, dedi. -O'nu da yemeğe davet ediyorum. Getirilmesini rica ederim.
Lütfen gelsin...
Söze Resulullah'ın amcası Haris karıştı:
-Biz burada yemek yerken Muhammed'in aramızda olmaması münasip değildir, dedi ve
yeğenini getirmek için hemen dışarı çıktı.
Bahira, Peygamberimizin ismini işitince kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak
çocuğun kulak kesildi ve tekrar dama çıkarak çocuğun gelişini takip etti...
Efendimiz, Manastıra doğru yürürken bulut da yakıcı güneşten koruyarak O'nunla
geliyordu.
Rahip Bahira, Sevgili Peygamberimiz, içeri girince O'nu ayakta hürmetle
karşıladı. Şimdi son Peygamber olduğunu tahmin ettiği çocuğu yakında görme
fırsatını bulmuştu.
Yemekten sonra Bahira, Ebu Talib'e bazı sualler sormak istedi. Ebu Talib ile
aziz misafir arasında bir yakınlık olduğunu farketmişti.
-Bu çocuk neyiniz olur?
Ebu Talib:
-Oğlum,
Cevaba şaşıran Rahip, mütereddid bir dille itiraz etti.
-Kitaplardan öğrendiğime göre bu çocuğun anne-babası vefat etmiş olmalı.
Ebu Talib:
-Kardeşimin oğludur.
-Şimdi doğru söyledin, dedi. Bahira Sevgili Peygamberimize dönerek:
-Soracaklarıma Lat hakkı için doğru cevap vermenizi istiyorum, ricasında
bulundu.
Nur çocuk ise:
-Onların ismiyle yemin verme. Dünyada bana onlardan büyük düşman yoktur,
hakikatini hatırlattılar.
Lat ve Uzza ismini misafirlerden işiten Bahira, Efendimizi sınamak için bu
şekilde yemin vermişti. Peygamberimizden bu karşığı alınca bu defa Allah adına
yemin verdi.
-Uyur musun?
-Gözlerim uyur, fakat kalbim uyumaz.
Bahira, Peygamberimizin mübarek gözlerine bakarak Ebu Talib'e sordu:
-Bu kırmızılık çocuğun gözlerinde devamlı bulunur mu?
-Evet! Gözlerindeki kırmızlığın kaybolduğunu hiç görmedim.
+u ana kadarki bütün işaretler O'nun, sallallahü aleyhi ve sellem, en son
Peygamber olduğunu gösteriyordu. Sadece bir belirti kalmıştı. Şayet bu da
mevcutsa vakti eriştiğinde Peygamber olacağını kabul ve tasdik edecekti:
Mührü nübüvveti görme arzusu ile efendimizden sırtını açmalarını rica etti.
Peygamberimiz edeplerinden göstermek istemediler. Ebu Talib'in:
-Ricasını kırma gözümün nuru, demesi üzerine Resullerin efendisi, Bahira'nın,
mübarek sırtlarında iki kürek kemiği arasındaki Peygamberlik mührünü görmesine
müsaaede ettiler.
Mühür, kitaplardaki tarifini tıpkısıydı. Bahira gözlerinden yaşlar boşanarak
mührü öptü ve Kelime-i şehadet getirerek Efendimizin Allah'ın resulü olduğuna
şehadet etti... Kervan ahlinden orada hazır olanlar olup bitenleri şaşkınlıkla
takip ediyorlardı.
Şüphesiz hayatının en mes'ud dakikalarını idrak etmekte olan Bahira, ihtiyar
yanaklarından sevinç gözyaşları süzülürken Ebu Talib'e şunları söyledi:
-İşte alemlerin efendisi! İşte Allah'ın Resulü! İşte Allah'ın alemlere rahmet
olarak gönderdiği büyük Peygamber! Yeğenin son Peygamberdir. Getirdiği din,
önceki dinleri yürürlükten kaldırarak bütün yeryüzüne yayılacaktır... Bu
emsalsiz kıymeti Şam'a götürme; yahudilerin bir zarar vermelerinden korkarım.
Ebu Talib, "Yahudiler zarar verir" sözünden çekindiği için mallarını ucuz-pahalı
demeden satarak yeğeni ile Mekke'ye gitmek üzere oradan ayrıldılar.
Onlarrın ayrılmalarından mbir zaman sonra köye yedi yahudi geldi. Efendimizin
bir kafile ile oraya geleceğini ve yol kenarındaki kuru ağıcın altında
oturacağını kehaneti ilmi ile bilmişlerdi. Şimdi öldürmek üzere köşe bucak
Efendimizi arıyorlardı. Bahira'ya gelerk niyetlerini açıklayıp yardımcı olmasını
istediler.
Bahira, elleri kılıçlı bu yahudilere çeşitli deliller getirerek öldürmek için
peşinde bulundukları çocuğun son Peygamber olduğnu ve Yüce Allah'ın kitabında
haber verdiği böyle bir Peygamberi şehid etmeye güzlerinin yetmeyeceğini,
tamamen hatalı bir yolda bulunduklarını onlara kabul ettirdi.
Yahudiler, ilmine hürmetkar oldukları Bahira'nın anlattıkları ile ikna olarak
tövbe edip kalan ömürlerini Manastır'da, O'na hizmetle geçirdiler.