ASIL HÜRRİYET
AF EDİP YA RAB BAĞIŞLA CÜRM-Ü İSYANIM BENİM,
HIFZ İLE AHİR NEFESDE SIDK U İYMANIM BENİM
2. Sultan Mustafa Han (İkbali)
Sevgili peygamberimiz, Hadice validemizle evlendikten sonra da ticaret yaptılar.
Saib bin Abdullah'ı ortak almışlardı. Hisselerine düşen kazançla fakir ve
yetimlere yardım ediyorlardı.
Henüz vahiy gelmesine zaman var. Otuziki-otuüç yaşlarındalar. Gözlerine nur
görülüyor ve gaipten kendilerine isimleri ile hitap eden sesler duyuyorlar.
Bunları sadece sevgili zevcelerine açıyor; başka kimseye söz etmiyorlar...
Hadice validemiz, bir gün yeğeni Hakim bin Hizam'dan Şam'a gittiğinde kendisine
bir köle satın almasını rica ettiler.
Genç, halasının isteğini Zeyd bin Harise'yi satın alarak yerine getirdi.
Zeyd, sekiz yaşlarında güzel bir çocuktu... bir gün annesi ile birlikte
akrabalarında misafir olarak bulunurken ev basılmış ve pazar yerine götürülüp
köle olarak satılmıştı.
Efendimiz, Zeyd'i Hazret-i Hadice'nin yanında görünce hanımından mbu köleyi
kendisine vermesini rica etti.
Aziz kadının Zeyd'i O'na hediye etmesi üzerine alemlere rahmet olarak gelmiş
merhamet sultanı, sallallahü aleyhi ve sellem, Zeyd'i derhal azad etti ve bundan
böyle hür olduğnu, istediği yere gidebileceğini müjdeledi.. ma; sevinçler içinde
kalan yavrucak onları terk etmedi. Nasip ve hikmet. Allah, öyle takdir etmiş ve
o küçücük çocuk her hallerinden iyi insan iyi insan oldukları anlaşılan bu
aileden ayrılmamıştı...
Zeyd'in babası Haris'e yanık şiirler söyleyip ağlayarak köşe bucak yavrucuğunu
arıyordu.... annesi ise hasretten deli divane olmuştu... Hac zamanı Zeyd'in
kabilesinden bazı şahıslar Mekke'ye gelince Zeyd'i gördüler ve O'na ana
babasının yana yakıla kendisini aradığını haber verdiler.
Zeyd:
-Biliyorum, dedi. Ebeveynimin yokluğuma ağlayıp beni aradığını biliyorum. Ama
artık yorulmasınlar ve benim için oradan oraya deve koşturarak aranmasınlar.
Benim şimdi çok kıymetli insanların yanında bulunuyorum, dedi.
Adamlar, memleketlerine dönünce Zeyd'i gördüklerini, bulunduğu yeri ve
konuşmalarını babasına anlattılar.
Harise, yavrusunun hala köle olduğunu zannederek yanına fidye parası ve
kardeşini alarak Mekke'nin yolunu tuttu.
Günler süren bir yolculuktan sonra Peygamber efendimizi buldular ve yalvaran bir
dille:
-Oğlumuz için kapına geldik. makul bir fidye-i necat iste derhal bu kurtulma
parasını sana takdim edelim ve can parçamızı alıp yurdumuza gidelim...
Sevgili Peygamberimiz:
-Oğulunuz kim, diye sordular.
-Zeyd! Zeyd bin Harise.
-Paradan başka bir hal tarzı bulsak olmaz mı?
-Ne gibi?
-Zeyd'i çağırarak serbet iradesi ile karar vermesini söyleyelim. Eğer sizinle
dönmek isterse fidye-i necat vermenize ihtiyaç yok; alıp götürebilirsiniz. Fakat
beni tercih ederse Vallahi ben-beni tercih edene kimseyi tercih etmem
Bu cevap Zeyd'in baba ve amcasını çok rahatlattı; sevindiler ve:
-Adil ve güzel bir usül buldun, dediler...
Efendimiz Zeyd'i çağırttılar.
-Zeyd, bu misafirleri tanıyor musun?
-Evet efendim, şu babam, şu da amcam.
-Pekala... baban ve amcan seni almaya gelmişler.
Beni biliyorsun. sana olan şefkatimi de biliyorsun... istersen beni tercih
ederek burada kalırsın; istersen babanla gidersin, karar senin?
Babası ve amcası heyecanla Zeyd'e döndüler:
Zeyd sakin ve yaşının üstünde bir olgunlukla:
-Benim anam da babam da sensin. Ben, kimseyi sana üstün tutamam. Bu mümkün
değil!...
Cevap, Harise ile kardeşi Ka'b'ı kalbinden vurmuştu. Neye uğradıklarını
anlamıdlar.
Ancak:
-Yazıklar, yazıklar olsun sana!... Demek ki sen köleliği, hürriyete, bana,
amcana, annene ve kardeşlerine tercih ediyorsun ha? diyebildiler.
Renkleri kül gibi olmuştu, heyecandan titriyor ve çaresizliğin pençesinde
kıvranıyorlardı... son cevap büsbütün yaktı onları:
-Evet!... Hiç bir zaman, hiç bir yerde kimseyi bu zata tercih edemem!...
Elbette Zeyd de ana-baba sevdiklerini üzdüğü için üzülüyordu ama; ana-babaya
tercih edilenler de var. Hele o, yakından tanıdığı bu büyük insan olursa...
nasıl bırakıp gitsin? Eğer kölelik buysa, hürriyet kaç para eder!...
Allahım bizi de O dünya ve ahiretin; onsekizbin alemin en yükseğine köle et.
O'na köle olmak ki asıl hürlüktür...
.............
Sevgili Peygamberimiz bir babayı üzerler mi... Kalbi yaralı bir insan o büyük
kapıya gelsin de yine aynı yara, aynı dertle geri dönsün; efendimiz buna razı
olur mu?
Zeyd'in bu vefasına çok memnun olmuşlardı. O'nu ve babası ile amcasını alarak
Kureyşliler'in yanına gittiler. Ve Harise ile Kab'ı bir kere daha şaşırttılar:
-Ey hazır olanlar! Şahid olun ki bundan sonra Zeyd benim oğlum ve mirascımdır.
efendimiz, böylece Zeyd'i evlat edndiler. Ve bu muameleye hazır olan herkes
şahid oldu... harise ve kab, bu hareketten çok razı olarak, Peygamberimize
teşekkür; evletlarına veda ederek Mekke'den ayrıldılar...
Ahzab Suresi nasil oluncaya kadar Zeyd; "Zeyd Bin Muhammed" olarak anıldı... Bu
sure-i şerifin kırkıncı ayeti, evletlıkların öz babalarının ismi ile
çağırılmasını emretmesi üzerine bu nasipli gence yeniden "Harise Bin Zeyd"
denilir olud...
O, öyle nasipli ki Hadice annemiz ve Hazret-i Ali'den sonra islamiyeti kabul
eden üçüncü insandır, radıyallahü anh.
Beyt-i Şerif... Şerefli ev; Kabe.
Kabe'nin duvarları, sel suları, içinde bulunan ve hazine olarak kullanılan
kuyudaki kazılar, şiddetli sıcak ve şiddetli soğuk gibi tabiat şartları
sebebiyle eskimiş.. yenilenmesi şart.
Ancak; yenilenme, duvarların İbrahim peygamberin kurduğu temellere kadar
yıkılarak tekrar inşası iele mümkün...
Kabile temsilcilerinin aralarındaki müzakerelerden sonra vadıkları sonuç bu...
...ama, Kabe duvarlarını eskirmiş dahi olsa yıkmaya cesaret edemiyorlar.Ya
başlarına bir gelirse!!!
... kur'a çekerek duvarları paylaşmayı ve bu suretle yıkım faaliyetine başlamayı
bir sıkıntı ve hayır gelirse kimsenin bundan istisna edilmemiş olmasını
kararlaştırdılar.
...kur'alar çekildi. her kabilenin yeri belli oldu.
Ne var ki beklenmedik bir şey daha oldu. Kabe-i Şerifin içindeki kuyuya
yerleşmiş ve kafası oğlak başı kadar olan bir koca yılan, kim, duvarlardan bir
parça yıkmak istese süzülüp duvara çıkarak onu öldürmek istiyordu...
Bu hal karşısında kabe'nin tamir edilmesi imkansızdı...
Duası makbul kimseler buldular. bunlar, yılanın defedilmesi ve kendilerine
mukaddes binayı imara izin verilmesi için Allahü tealaya yalvardılar.
...Bu sırada yılan, öğle sıcağında duvarlardan birinin üzerine çöreklenmiş
uyuyordu.
Cenab-ı Hak, ağzı dualıların yalvarışını kabul etti... aniden bir beyaz kuş
görünerek, yılanı kaptığı gibi götürerek Ciyad Dağı'na attı...
Sabileler, kendilerine ait yerleri İbrahim aleyhisselam'ın attığı temele kadar
yıkarak duvarları yenilemeye başladılar.
...duvarlar yükselip sıra Hacer-ül Esved taşını yerine koymaya gelince her
kabile bu şerefi kendisine mal etmek için diğerine müsaade etmemeye başladı.
Münakaşa çok şiddetlendi. Nerede ise kabileler bir birlerine girecek ve şiddetli
kan dökülecekti. Velid bin el Mugire yaşlı ve tecrübeli bir ihtiyardı. Zorlukla
havayı yumuşattı ve şu teklifte bulundu:
-Yarın Beni Şeybe kapısından ilk girecek olan şahıs, bu ihtilafın hakemi olacak
ve hal tarzı onun göstereceği şekil olacaktır.
Herkes teklifi yerinde bulundu.
Ertesi gün mlerakla beklemeye başladılar. Acaba Beni Şeybe kapısı'ndan en önce
kim girecekti. Gelecek olanın şahsiyeti çok mühimdi. Böyle bir nizayı
halledebilecek kabiliyette biri olcaktı; yoksa bu ieşin altından kalkamayacaktı
da kan gövdeyi mi götürecekti?
...herkes, bu ve benzeri kaygılar içindeyken gözlenen kapıdan ilk geçip gelen
Sevgili Peygamberimiz oldu...
Aaynı anda da bekleyenlerde büyük bir rahatlama ve yüz hatlarında gevşeme
izlenişordu. Zira O, Muhammed'ül Emindi, Ve en adil ve güzel karar vereceğinden
şüphe edilemezdi.
Problem, efendimize arzedildi ve çok vahim bir manzara olduğu ilave edildi.
Peyşgamberimiz hemen misk kokukulu hırkalarını çıkarıp yere serdiler ve Hacer-ül
Esved taşını üzerine koydular. Sonra da her dört kabileden birer kişi
istediler... bui temsilciler Muhammed'ül Emin'in talimetıyla hırkanın birer
ucundan tutarak duvara kaldırdılar. Peygamberimiz, mübarak cennet taşını kendi
elleriyle alarak yerine koydular.
Resulullahın otuzbeş yaşında bulunduğu sırada cereyan eden tamir işinde
bulundukları bsu ince ve manalı çözüm ile Mekke'de bir iç harbi önlenmiş oluyor
ve hadise günlerce konuşuluyordu.
..........
Sevgili Peygaberimizin geleceğini müjdeleyenlerden biri de Iyad Kabilesinden
Kass İbni Saide. Devrin en iyi hatiblerinden. Arapçayı billurdan kelimelerle çok
mükemmel şekilde tasarruf ediyor. Şu an Ukaz Panayırında. Çevresi dinliyenlerle
sarılı. Dinliyicilerden bazıları da yine iyi söz ustalarından.
Kass kızıl bir devenin üzerinde;yaşı, yüzü geçmiş.
Kelimeleri seçerek, manayı ve maksadı en iyi ifade eden kelimenin bütün tesir
gücünü hesaplayarak konuşuyor:
-Ey insanlar! Geliniz! Dinlemeye, bellemeye ve ibret almaya ihtiyacınız var!
Yaşayan ölür, ölen fena bulur, olmacak ollur . Yağmur yağar, otllar biter.
Çocuklar doğar; ana ve babalarının yerini alır. Sonra onlar da gider, Vukuatın
duru durağı yoktur. Birbirini takip eder. Kulak tutunuz; dikkat ediniz. Haber
var gökyüzünde, işaret var yeryüzündde. Yıldızlar yürür, denizler durur.
Gelen durmaz, giden gelmez. Acaba gittikleri yerden hoşnud kaldıkları için mi
dönmüyorlar yoksa orada tutulup uykuya mı dalıyorlar.
Yemin ediyorum!...
Allah indinde öyle bir din var ki, şimdiki dininizden daha aziz daha sevgili....
Yemin ediyorum!
Allah, bir Peygamber daha gönderecektir.
Yakında zuhur edecek... gölgesi üstümüze düşmeye başladı.
O Pelgambere iman eden bahtılara ne saadet. O'nu inkar edecek bahtsızlara
yazıklar olsun.
Yazıklar olsun ömürleri gaflet ile geçen ümmetlere.
Ey insanlar!
Hani aba ve ecdat?
Hani süslü kaşhaneler?
Hani taş saraylar sahibi ad ve semud?
Hani tanrılık iddia eden Firavun; ya Nemrud nerede?
Onlar sizden zengin ve kalabalıktı.
Toprak onları değirmeninde öğüterek toz etti. Kemikleri bile kalmadı. Evleri
ıssız ve kimsesiz.Yerlerini ve yurdlarını şimdi köpekler şenlendiriyor.
Aman, aman! Onlar gibi kafil olmayın ve onların izinde gitmeyin.
Her şey ölümlüdür.
Baki olan yalnız ve yalnız Cenab-ı Hak'dır.
Tapılacak sadece Allah'dır.
Doğmamış ve doğurmamıştır.
Evvelkilerden nice nice hikmetler geriğe kald.
Unutmayın ki ölüm ırmağına girecek kıyı çok; fakat kurtulcak yeri yoktur...
ister yaşlı, ister küçük, vadesi dolan bir saniye bekleyemeden göçüp gidiyor;
bir daha geri gelmemek üzere gidiyor.
Bunlar şüphesiz benim de sizin de akibetiniz.. İyi düşünün, nereden gelip nereye
gidiyoruz; niçin varız ve ne olacağız?...
... Kass İbni Saide, Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu. Ama ne tuhaftır
kendisini dinleyenler arasında ahir zaman Peygamberinin bulunduğunu bilmeden
konuşuyordu.
Bu sözlerden iki üç yıl gibi az bir zaman sonra islamiyet bütün insanlığa tebliğ
edilmeye başlandı. Yazık ki efendimiz insanlığı hakikate davet ederken Kass'ın
ömrü bu daveti almaya yetmedi. Ölmüştü...
Sevgili Peygamberimiz, İslamiyeti yaymaya başladığında, Iyad kabilesinde Kass'ın
yerini yine O'nun gibi bir muvahhid olan Carud almıştı... Carud, bekledikleri
son Peygamberin bir güneş gibi zuhur ettiği haber alınca kabilesinin önde
gelenlerini yanına alarak huzura çıkıp O'nun getirği dini kabul ettiler.
Bir kabilenin bütünüyle müminler safına iltihakından memnun olan Peygamberimiz:
-İçinizde Kass İbni Saide'yi bilen varmı? diye sordular.
Carud:
- Ya Resulallah; cümlemiz biliriz . Bilhassa ben daha iyi tanırım. Çünkü hep
O'nun yolundayım
Efendimiz:
- Kass İbni Saide'nin Suku Ukaz'da kızıl tüylü bir devenin üzerinde olduğu
halde, yaşayan ölür, ölen fena bulur, Olacak olur, diye hutbe vermelerini
unutamıyorum... daha başka şeyler de söylemişti. Hepsi hatırımda dağil.
Ebu Bekr radıyallahü anh:
- Ya Resulallah. O gün Suku Ukaz'da Kass'ı dinleyenler arasında ben de vardım.
Söylediklerinin tamamı aklımda dedi ve konuşmayı aynen tekrarladı. Carud'un bir
arkadaşı da izin alarak Kass'dan bir şiir okudu. Şiir çok açık bir şekilde
Sevgili Peygamberimizi haber veriyordu.
Peygamberimiz, kendilerini büyük bir aşkla insanlığa duyurmaya çalışan Kass için
şu müjdeyi vererek O'nun dostlarını sevindirdiler.
-Ümit ederim ki, Cenab-ı Hak, O'nu kıyamet günü tek başına bir ümmet olarak
diriltecek ve bana yolluyacaktır.