BÜYÜK DAVET
-Sana emrolunan şeyi açıkla, baş
Ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma
Hicr/94
Sabikun-u İslam denilen ilk müminlerden sonra müsliman olanlar... Ebu Ubeyde bin
Cerrah, Ebu Seleme Abdullah bin Abdülesed Erkam bin Ebil Erkam, Osman bin Mazun
ve kardeşleri Kudame ile Abdullah, Ubeyde bin Haris bin Abdulmuttalib, Said bin
Zeyd ve eşi Hazreti Fatıma binti Hattab... her biri bir güneş. O'nun yolunun
öncüleri, yardımcıları, fedaileri olan üstün idrak ve muazzam basiret
timsalleri...
İlk devirde İslamı seçenler topu topu otuz kişi... bunların da çoğu gençler,
fakirler, zayıflar ve kadınlar. İnkarcı bedbahtların gözünde "Ebu Talib'in
yetimi ve ciddiye alınmaya değmez bir avuç garip olarak görülen bu ilkler, az
zaman sonra öyle bir nur infalakını gerçekleştirecekler ki dünya, bir uçdan bir
uca zifiri karanlıktan apaydınlık bir gündüze geçecek zaman bu istihalenin
sancılarını yaşamanın eşiğinde.
Bir ağaçtan öbür ağaca hayat taşıyan berrak su akıntısındaki sükunet misali,
tebliğ, ilk üç yılında bir gönülden bir gönüle sessizce akıp durdu... namazda
bile sureler yüksek sesle okunamıyor. Fakat müminlere ilişen de yok. Çünkü
müşriklerin putlarına, Ama söylenecek.
Bi'set denen mukaddes vazifenin bildirilmesinin dördüncü senesinde Şura
suresinin ikiyüz ondördüncü ayeti kerimesi:
-Yakın akrabanı ahiret azabı ile korkutarak onları hak dine çağır.
Efendimiz, mesele üzerinde uzunca düşünüp bütün çetinliklerini gözden geçirdiği
günlerde Cebrail, emri bir an evvel yapmaya başlamasına dair vahyi indirdi...
Bunun üzerine Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'yi yollayarak yakınlarını Ebu
Talib'in evinde topladılar. Gelen kırbeş kişinin ikisi kadın, diğerleri erkek.
Halası Hazreti-i Safiye'nin tavsiyesine uyarak Ebu Leheb'i davet etmediler. Ama
O da hazır gelmiş. Allah'ın Resulü, misafirlere ancak bir kişiye yetecek
miktarda bir kab yemek ile bir tas süt çıkartıp onlar sofraya buyur ettiler, ve
besmele çekerek önce kendileri başladılar... hayret verici bir şey oluyordu.
Herkes yediği halde ne yemek eksiliyordu, ne süt... tamamı karnını doyurdu ama
yemek de süt de ilk andaki şekliyle olduğu gibi kaldı.
Bu mucize, akrabaları şaşkına çevirdi.
Yemekten sonra Hakikat Sultanı sallallahü aleyhi ve sellem, onları tam
İslamiyeti kabule çağıracaktı ki Ebu Leheb:
-Sihrin de böylesini hiç görmemiştik; sizi güzel büyüledi, iftirasını atarak Hak
Resul'e döndü ve yılan ıslığını andıran sesi ile bir sürü hakaret yağdırdı.
...gelenler dağıldılar.
Sevgili Peygamberimiz, Rabbinin emrini yerine getirememenin üzüntüsü ile
mükedder oldu. Ebu Leheb'in sözleri O'na çok giran gelmişti... günlerce müsait
bir anı beklediler. Cebrail aleyhisselam gelerek kendisini teselli edip cesaret
verdi. Ve açık davete başlamakta daha fazla geç kalmamasına dair ilahi arzuyu
bildirdi.
Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Ali'ye seslendiler....
-Ebu Leheb'in sözlerini duydun. Hakaretleri ile bana fırsat tanımadı. Gelenlerle
konuşmama imkan kalmadan yağıldılar. Yine önceki gibi yemek hazırla ve onları
buraya topla.
Çağrılanlar, bir bir geldi. Herkes hazır olunca yemek çıkarıldı... Ebu Leheb
yine mecliste bir diken gibi göze batıyor.
Peygamberlerin önderi, ayağa kalktılar. Gözler üzerinde... acaba ne diyecek?
Geçen defa konuşmamıştı. Ebu Leheb, mani olduğundan geliş sebeplerini bile
anlayamadan çıkmışlardı. Şimdi herşey anlaşılacaktı. Kendilerini böyle üst üste
toplamasının mutlaka mühim bir sebebi vardı...
Herkes hazır olunca konuşmaya başladılar. İnci gibi bir Arapça, güzel mi güzel
bir ses ve mükemmel ahenk. Daha evvel bilmedikleri, duymadıkları şeylerin
belagatin en harikası ile takdimi:
-Hamd, ancak Allah'a mahsustur. Ben, O'na hamd eder; sadece O'ndan yardım
isterim. O'na inanır ve O'na dayanırım. Şüphesiz iman eder ve size de bildiririm
ki, Allah'tan başka mabud yoktur. Allah bildir ve eşi-ortağı mevcut değildir.
Size asla hilaf bir şey söylemiyor ve en mutlak hakikatı tebliğ ediyorum. Gelin
bir olan Allah'a iman edin. Ben, Allah'ın size ve tekmil insanlığa gönderdiği
Peygamberim. Yeminle söylüyorum ki, siz uykuya daldığınız gibi ölecek ve ondan
uyandığınız dirilecek ve hayatınız boyu yaptıklarınızdan hesba çekileceksiniz.
İyiliklerinizden mükafat kötülüklerinizden ceza göreceksiniz. Böylece yeriniz
cennet ve cehennem olacaktır. İnsanlardan ahiret azabı ile ilk korkuttuğum
kimseler sizlersiniz.
Ebu Talib:
-En makbul iş sana yardımcı olmaktır. Ben seni himayeye devamedeceğim.
Ama nefsime bakıyorum; eski dininde kalmaya ısrarlı.
Yine Ebu Leheb atıldı:
-Abdülmuttalib oğulları! Bunun yaptığı doğru değil... Bari başkaları durdurmadan
biz karşı çıkalım. Yoksa Muhammed yüzümden hepimiz ağır hakarete maruz kalacak
ve belki de çoğumuz öleceğiz.
Ebu Leheb'in sözleri, Hazret-i Safiyye'yi harekete geçirdi. Sevgili hala,
dayanamamıştı:
-Ben hey kardeşim! Yeğenimizi ve dinini desteklememek; hor görmek, küçültmeye
çalışmak sana yakışıyor mu? Alimler, Abdülmuttalib'in soyundan bir Peygamber
geleceğini bildiriyor; sen O'nu kötülüyorsun. Bu ne taze böyle? Vallahi O
Peygamber işte karşımızda bulunuyor!!!
Ebu Leheb, inat mı inat. Öfke iele bağırdı:
-Seninki ham hayal! Zaten kadın değil misin; ne anlarsın bu işlerden? Bütün
işiniz erkeklere ayak bağı olmak! Yarın millet, İsyan ederse biz ne yapabiliriz?
Ebu Talip, hışımla Ebu Leheb'e döndü:
-Korkak!... Son nefesine kadar O'na yardımcıyım; anladın mı? Dedi.
peygamberimize:
-İnsanları imana çağıracağın zamanı bildir. Silahlanıp seninle beraber gelelim.
Hava iyice gerginleşmişti.
Yüce Peygamber, söze kaldıkları yerden devam ettiler:
-Ey Abdülmuttalib nesli. Vallahi, benim size getirdiğim bu dinden daha üstün ve
daha hayırlısını tebliğ eden olmamıştır. Sizi söylenmesi kolay fakat mizanda
sevabı çok yüksek olan iki kelimeyi söylemeye davet ediyorum. İşte:" Eşhedü en
la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammed abdühü ve Resuluhu" Allah'tan başka
ilah olmadığına ve Muhammed'in O'nun kulu ve Resulü olduğuna inanır ve şahid
olurum, demek. Yüce Allah, size bunu bildirmemi buyurdu. Bazı mucizeleri de
gördünüz. Öyleyse hanginiz çağrıma uyup benimle oluyor?
Resuller Resulünün, hitabeti bitince ortalığı bir sessizlik tuttu. Sanki herşey
donmuştu. Çıt yok... başlar önde, kimbilir ne veya neler düşünüyorlar.
Sevgili Peygamberimiz, sözlerini üç defa arka arkaya tekrarlayıp muhataplarını
aradılar. Ama nafile... Her üçünde de cevap hep Hazret-i Ali'den geliyor:
-Bunların en küçük ve en zayıfı benim.Ama ben sana yardımcı olmaya hazırım...
İlk iki cevapta efendimiz, Ali kerremallahü vechehi yerine oturtarak
öbürlerinden bir ses çıkmasını beklediler. Fakat sözleri üçüncü kere cevapsız
kalıp yine Hazret-i Ali aynı şeyi söyleyince elinden tutup akrabalarından
uzaklaştılar....
Onlar, ayrılınca kalabalık, Peygamberimizin dedikleri ile alay edip gülüşerek
dağıldı...
Herşeyin Peygamberi, hak bildiği yolda yürümeye devam ediyor. Nasibi olanlar bir
mbir hidayete ermekte.
Cebrail aleyhisselam ile yeni bir vahiy nazil oldu. Şimdi sadece yakın akrabalar
değil; herkes Müslüman olmaya davet edilecek...
İşte Hicr Sure-i Şerif'in doksandördüncü ayet-i kerimesi:
-Sana emrolunan şeyi açıkla. Baş ağrıtırcasına anlat, müşriklere aldırma...
Şanlı Peygamber, Safa tepesindeler. Yüksekçe bir taşın üzerine çıkmış olarak
mübarek parmaklarını kulaklarına koyup gür ve billur bir sesle Mekke'ye doğru
seslendiler:
-Eyy Kureyş! Koşun. Buraya gelin! Size mühim bir haberim var. Koşun!
Aşağıda sualler:
-Kim mbu seslenen öyle?
-Muhammed'ül Emin.Safa tepesine çıkmış bizler çağırıyor.
-Gitsek mi acaba?
-Bir bakalım. Mühim haberi ne? Belki düşman baskını falan vardır. O, emin
insandır. Doğruyu haber verir.
-Hadi öyleyse!
Az sonra nefes nefese bir kalabalık, fahri kainatın karşısına dizilmişti.
-Hayırdır, Ya Muhammed bizi merakta kodun?
Gözler, hep O'nda,Muhakkak önemli bir şey varki bu tepeye çıkarak ahaliyi yanına
çağırdı...
Tane tane konuşuyor.Ve İslama gelmeyen bu insanların akıl, vicdan, idrak ve
basiretlerindeki pası sökmeye uğraşıyorlar:
-Şu dağın ardından veya şu vadinin içinden düşman atlılarının çıkacağını veya
sabah akşam baskına uğrayacağımızı söylesem bana inanır mısınız?
-Elbette, elbette,.. sesleri.
-Sen,hep doğru söyledin. Senden doğruluktan gayrı bir şey ummayız...
Habib-i Ekrem istediği cevabı almıştı... bunun üzerine Kureyş'in bütün
ailelerini isim isim sayarak onları tevhide çağırdılar.
-Sizleri kıyamet gününün azabı ile korkutmaya memurum. Sizi "La ilahe illallah
vahdehu la şerike leh"/ Allah, tekdir ve kendisinden başka yaratıcı yoktur.
diyerek iman etmeye davet ediyorum. Ben, Allah'ın kulu ve Resulüyüm. Eğer
dediklerime inanırsanız yeriniz cennet olacaktır. "La ilahe illallah" demezseniz
size ne dünyada bir yarar, ne de öte alemde bir imkan temin edemem
Kalabalık şok oldu...
Ebu Leheb...
İlk atılan, ilk söze karışan, kin kusan yine O.Gözleri dışarı fırlamış; Öfkeden
yanakları al al; kudurmuş gibi bir taşa sarılıp o güzeller güzeli Efendimize
fırlattı. Bir taraftan da bağırıyordu:
-Bizi bunun için mi topladın?!!
Öbürleri birşeycik demezken hem de bir amcanın böyle zalimane davranışı...
Kainatın bir tanesine taş atan bu eller kurusa müstehak değil mi?
İnsanlığın baştacına risalet vazifesinde engel olmaya çalışan sadece Ebu Leheb
değil; karısı Ümmü Cemil de geceleri Peygamberimizin geçeceği yollara diken
dökerek en kötü çeşidinden O'na cefa verip yıldırma gayretinde...
Allahü teala sevgilisine taş atana Tebbet Suresi ile:
-Ebu Leheb'in elleri kurusun; zaten kurudu, dedikten sonra Ümmü Cemil'i
"hammaletel-hatab/odun hamalı" olarak aşağıladı. Sure, karı-kocanın kötülükleri
sebebi ile inzal olmuştu.
Haklarında hususi vahiy gelip de böyle yerin dibine geçirilmeleri Ebu Leheb'i
mecnuna çevirdi:
Derhal oğulları Utbe ile Uteybe'ye koştu ve:
-Kat'i emrimdir! Hemen karılarınızı boşayın! Derhal, hiç vakit kaybetmeden!
Çünkü Sevgili Peygamberimizin kızlarından Rukiyye, Utbe ile Ümmü Gülsüm, Uteybe
ile evliydi... murdar adan, gelinlerini boşatarak can yavrularına verilen bu
sıkıntı ile Peygamberimizden intikam alıyordu...
Peki; Utbe ve Uteybe, Allah Resulünün kızlarını boşayacaklar mı?
Maalesef!..
Onun damadı olmak devletini bırakıp, babalarının küfrüne destek oldular.
Uteybe, sade boşamakla kalmayıp yüksek huzura koşarak bağıra bağıra:
-Seni sevmiyorum. Dinini de inkar ediyorum. Bu sebeple kızını boşadım, dedi ve
Efendimizin yakasına yapışarak gömleğini yırttı.
Sevgili Peygamberimiz çok incindiler ve:
-Ya Rabbi! Onun üzerine canavarlarından bir canavar musallat et, diye beddua
ettiler.
Onun duası geri çevrilir mi?
Uteybe, Şam yolunda iken bir arslan tarafından parça parça edilerek berbat bir
akıbet ile ölüp gitti...
........
Artık müşrikler için ahir zaman Peygamberinin etrafında toplanan çüğu zayıf,
fakir ve kadınlardan oluşan insanlar, ne bir avuç gariptir; ne de ciddiye
alınyama layık bulunmayan kimseler... gün gün çoğalıyor. Ve hiç bir baskı, hiç
bir tehdit, hiç bir usul, hiç bir vaad onları vahiyle işaret edilen ve
Resulullah tarafından gösterilen istikametten çevirmiyor.
Lakaytlık şimdi düşmanlıkla yer değiştirmiştir... münkirler, müşrikler, hepsi
öfkeli. Çünkü gelen yeni din, puta tapmayı reddetmekte, putları adi birer madde
olarak telakki ve ilan etmekte; o gün için ne kadar semavi din varsa hepsinin
hükümsüz kaldığını; tamamının yerini Muhammed nizamın aldığını açıklamakta ve
insanları buna iman etmeyi şart koşmaktadır.
Dahası var: Bu din, ırk üstünlüğü, kabile imtiyazı, sülale seçkinliği gibi
farkları kaldırarak serveti katar katar bir zengin veya çıplak ayaklı bir köle
de olsa aynı imanı paylaşan insanlar arasında öz kardeşlikten daha gerçek
kardeşlikler kurmakta.
...üstlerine doğru yuvarlanan kar yumağı şimdilik küçük gibi görünse de belli ki
bu bir çığın çekirdeğidir.
...alay edenler için şimdi korku dağları bekliyor. İşte Kureyş büyüklerinden
Ute, Şeybe, Ebu Cehil ve daha bir kaç isim, Ebu Talib'in karşısındalar.
Tavırları küstah. Rica ile karışık tehdit ediyorlar.
-Sana saygılıyız; bunu biliyorsun. Hep hatırını gözettik. Ancak şimdi huzurumuz
kalmadı. Çünkü yeğenin, yeni bir din ihdas ederek dediklerine inanmayanları
küfür ve dalalette olmakla itham ediyor. Bunu kabul edemeyiz. Ya nasihatinle bu
sevdadan vazgeçer; yahut biz hakkından gelmesini biliriz.
Ebu Talib, kibarlık yaparak bu kuru-sıkı tehditleri aziz yeğenine açmadı...
Bir müddet sonra kafirler değişen bir şey olmadığını anlayınca yine Ebu Talib'e
geldiler:
-Sözlerimizin kaale alınmadığını görüyoruz. Biz, senin hatırını incitmek
istemedik. Fakat kararımız taviz verilmez kesin bir karardır. Ya O yok olacak
veya biz! Artık sabır ve tahammülümüz tükendi...
Ebu Talib, bir fitne çıkmaması için ne kadar uğraştıysa da bir netice alamadı.
Bunun üzerine alemlerin efendisi ile konuşma zaruretini duydu.
-Ey yeğenim. Bütün kabile sana düşman kesildi. Akraba arasında husumet iyi şey
değil. Kendilerini küfür ve yanlış yolda olmakla itham etmeden kendi dinini
yaşamanı istiyorlar. İkinci keredir bana şikayete geldiler.
Bu sözler, bir şey demek istiyordu.
... demek ki amca, destek ve himayesini çekiyor. sevgili peygamberimizde uyanan
kanaat budur.Ebu Talib desteğini çekse ne olur ki? En büyük destek, en büyük
hami Allah olduktan sonra!..
İşte Sevgili Peygamberimizin cevabı:... bir dava adamının en zor, en tahammül
edilmez, en ümitsiz anlarda bile bütün bu menfi şartları hiçe sayıp meydan
okuyan çelik irade ve kale duvarı gibi muhkem azmine tarihin en parlak misali:
-Güneşi getirip sağ elime, ayı da sol elime koysalar ve bana bu işten cay
deseler yine vazgeçmeyip İslamiyeti yaymaya devam edeceğim. Bu yolda canımı feda
etmeye hazırım. Yeter ki Rabbim benden razı olsun!...
Efendimiz, bunları söyledikten sonra dolu dolu gözlerle oradan uzaklaşmaya
başladı. Ebu Talib, konuyu açtığına pişman olmuştu. O'na yetişti ve:
-Dilediğini yapmakta hürsün. Hayatta olduğum müddetçe seni koruyup kollayacağım.
........
Kureyşli müşrikler, Ebu Talib'in hala himayeyi sürdürdüğünü görünce önde gelen
on kişi Utbe, Şeybe, Umeyyet ibni Half, Ebu Cehil bir Hişam, As İbni Vali, Mutim
bin Adiy, Şeybe İbni Haccac, Münebbih El Haccac ve Ahnes İbni Serik, Ebu
Talib'in kapısını çaldılar. yanlarında güzelliği ile ünlü İmare de var; Velid
İbni Mugire'nin oğlu:
-İmare'yi sana evladlık verelim; sen de Muhammed'i bize teslim et öldürelim!
Çünkü O, dinimizi mahvetti; ve kavmimizi başka yerlere sürükledi.
Teklifin densizliği Ebu Talib'in sabrını taşırdı ve O'nu çileden çıkardı.
-Bu kadar akıl ve mantık harici söz olamaz. Ben, oğlumu size verip, sizin
çocuğunuzu alacağım. Niçin? Benim evladımı öldürseniz diye. Bu ne saçma laftır.
Eşi duyulmamış bir ahmaklık. İşte açıkça söylüyorum. Kulağınızı iyi açın! Kim,
Muhammed'e düşmansa, ben de kendisine düşmanım, kim onun dinine düşmansa, ben de
ona düşmanım. Anladınız mı? Şimdi varın gidin!!!
Müşrikler tokat yemiş gibi oldular. Hatta daha beter. Süklüm püklüm oradan
savuştular.
Ama düşmanlıklarından en ufak azalma yok. Ne yapıp yapıp bu yeni dini köreltmek
isteyenler, Ebu Cehil, Ebu Leheb, Ukbe bin Ebu Muit, Hakem bin Ebil As, Ümeyye
bin Half, Ebu Kays bin Riaf, Asım bin Said, Haris bin Kays, Esved ibni
Abdülesed, Asım bin Hişam,... en azgın ve Sevgili Peygamberimizi en çok rahatsız
eden ise Nadr İbni Haris ismindeki bir lanetli.
Ebu Talib'ten bu ağır ve kat'i cevabı alınca bu defa Sevgili Peygamberimize
koştular:
-Maksadın mal-mülkse istediğin kadar verelim. Hükümdar olmak niyetinde isen
başımıza geçirelim. Sana görünen şey bir cin ise en namlı hekimleri çağıralım.
Ne dersen yapmaya hazırız. Yeter ki sen, şu Peygamberlik davasından vazgeç! diye
değişik bir usülü dendiler.
...tabii boşa nefes tüketiyorlar. Aldıkları cevap:
-Ne mal istiyorum. Ne hükümdarlık; gözüme cin de görünmüyor. Allah, beni size
Peygamber olarak gönderdi ve bir de kitap indirdi; ve müjdeleyici ve korkutucu
olmamı buyurdu. Rabbimin emir ve yasaklarını size tebliğ ettim ve nasihatte
bulundum. Bildirdiklerimi kabul ederseniz bu, dünyada da, ahirette de saadetnize
vesile olur. Şayet reddederseniz Yüce Allah aranızda bir hüküm verene kadar,
tebliğe devam ile sabretmek vazifem olacaktır.