AŞK BUDUR
EBU BEKR'DEN DAHA ÜSTÜN BİR KİMSENİN ÜZERİNE GÜNEŞ DOĞMAMIŞ VE
BATMAMIŞTIR.
HADİS-İ ŞERİF
Allah'ın Resulü, emsalsiz bir sabırla insanları hidayete çağırmaya devam
ediyor... Sıkıntılar, çileler ve tek tek müslüman olanlar... O, eziyetleri de
rahmet gibi karşılıyor. Daima şükür halinde. Evinde, Beytullah'da ve her müsait
yerde Rabbine ibadetle meşgul. Kendisine tevdi edilen insanlığı kurtarma
vazifisinde yüce Allah'dan yardım istiyor, metanet diliyor...
İşte, mücessem bir nur gibi Kabe'ye yürüyor. Alemlerin Rabbine iltica ederek
yalvarıp dua edecek.
Ama bırakmıyorlar!... Kim? Bir gurup münkir, Kabe çevresine toplanmış günün
aktüel meselesi olan islamiyeti tartışıyorlar. Onlara göre; bir adam çıkıyor ve
şöyle giden bir cemiyeti tam aksi tarafa döndürmeye uğraşıyor. Yalnız bir insan,
asırlardır yerleşmiş olan her şeyi alt üst ederken kendileri ne yapıyor?
Buna kızıyorlar. Pasif kaldıkları; varlık gösteremedikleri inancındalar. Boyun
damarları şişe şişe, ağızları köpüre köpüre, yürekleri gayzla dola-taşa
konuşuyorlar. Bu aykırı gidişi durdurmanın günü gelmiş de geçmektedir. Daha
gecikme felaketi büyütmek olacaktır. öyleyse her imakını kullanarak bu yeni dini
söndürmek; hatta Muhammed'in vücudunu ortadan kaldırmak lazımdır...
Onlar böyle hararetle konuşurken birden Kabe-i şerifi tavaf etmekte olan
efendimizi gördüler... bu görme, aç kurtlar sürüsünün bir ceylanı kırlarda
yalnız başına dolaşırken görmesi gibiydi. işte bundan daha güzel imkan, bundan
daha müsait fırsat olamazdı ki!...
Kurtlar,O mübarek insana dört bir yandan saldırmak üzere atıldı. Boğmak,
öldürmek, kinlerini doyurmak niyetindeler! Ukbe bin Muayt'ın murdar elleri bir
çelik kelepçe gibi Sevgili Peygamberimizin boynunu sıkmakta... Bir yandan da
yüce nebinin yüzüne tükürüyor... En zor an ve tarihin şansız enstantanelerinden
biri; iki cihan sultanı, zor nefes alıyor. Ukbe, işin farkında; az daha sıksa
nefesi kesilecek. Hep birden çullanıyorlar... Bir vahşet tablosu. Kendilerini
iyiliğe, insanlığa, İslamiyete ve ebedi güzelliğe çağıran hem de soylu, anlı
namlı adamların ettiğine bakın... Başlarına problem gibi gördükleri Sevgili
Peygamberimizden kurtulmak üzereler... ama kurtulamıyacaklar. Onların dert
dediği ebedi saadet, an an, gün gün gelişecek ve nurun aydınlığı bütün cihanı
dolduracaktır.
Kafirler, Resulullah'ı böyle mecnun bir çılgınlıkla incitirler ve Ukbe ismindeki
canavar, Peygamberimizin nefesini kesmeye uğraşırken; Yüce Allah, bir küçük
cilve ile onlara hedef şaşırtır ve sevgilisini ellerinden kurtarır... Hazret-i
Ebu Bekir, oradan geçiyor. İtişip kakışmakta olan kalabalığın ortasında
efendisi; efendimiz Muhammed mustafa, sallallahü aleyhi ve sellem'i fark etmekte
gecikmedi. Farkeder etmez de yıldırım gibi azgınların arasına daldı. Narası,
müşrikleri olduğu yerde durdurdu ve baışlar kendine döndü; Ukbe'nin parmakları
gevşedi. bu ses de kimin? Bu işe karışan da kim?
-Siz alemlerin Rabbinden ayet getiren ve Rabbim Allah'tır diyen birini mi
öldüreceksiniz?
İman, aşk ve ihlasla dolu sual, müşriklerin yüzünde kamçı gibi sakladı. Şimdi
öfkeleri daha katmerliydi.
Muhammed'e dinini yaymak için destek olması, atalarının dinini tert etmesi
yetmiyormuş gibi şimdi de ona arka çıkıyordu ha!... Peygamberimizi bırakarak
O'nun aziz dostuna çullandılar. Sakalını yoluyor, tekme-tokat yağdırıyorlardı.
Utbe bin Rabia adlı insafsız, ayakkabısı ile Hazret-i Ebu Bekr'in suratına,
suratına vurarak yüzünü gözünü kan içinde koydu. Ebu Bekr, radıyallahü anh, linç
edilmek üzereydi ki Teymoğullarından bazıları yetişerek kendisini zor
kurtardılar. Evine sedye ile götürdüler.
Teymoğulları, eshabın en büyüğünün kabilesi... O'nu evine bıraktıktan sonrra da
bu alçaklığı yapanlara gelip:
-Ebu Bekr'e hele bir şey olsun, kozumuzu o zaman paylaşırız!!! Diyerek içlerine
derin korkular saldılar.
Saldırgan sürüsü, kuyruğunu bacak rasına saklayan suçlu köpekler gibi süklüm
büklüm oradan savuşup gözden kayboldular.
Efendimiz seçkin arkadaşı, gün batımına kadar komadan çıkmadı... Gün, çölü bir
sünger gibi eme eme ve her yeri tunca çevirerek batarken gözleri aralandı ve
dudakları kıpırdadı...
Evet; dudakları kıpırdadı... Başındakiler sevinçle karışık telaşda... ne diyor;
bir şey mi istiyor? Su mu, tabib mi, ilaç mı? Kulak tutuyorlar.
Sual, derin denizler gibi bereketli bir kalbden havalanan güvercinler gibi. Som
aşk, som ihlas ve tam bağlılık:
Ebu Bekr, radıyallahü anh, kafası yarılmış, sakalı yolunmuş, yüzü gözü yara-bere
içinde ve bitkin bir halde iken mecalsiz bir sesle soruyor:
-Resulullah nicedir; ne yapar? O'na hakaret etmişlerdi...
İşte islam ahlakı ve işte mü'min. En zor zamanda bile kendi canının değil;
canından aziz bildiğinin derdinde. Sanki kendisi yoktur O vardır. Evet; bu yüce
sahabi, O'nda fena bulmuştur. Bu sebeple konuşabildiği; hislerini kelimelere
söyletebildiği an, efendimiz ve O'nun sağlığını soruyor...kendimi düşünmek arka
planda.
Ev iyice tenhalaştı. Gelenler yavaş yavaş ayrılıyor:
Annesi Hazret-i Ebu Bekr'in başında oğlunun yanında eriyen bir mum gibi. Odanın
loşluğundan göz yaşları sesiz dökülüp duruyor...
Ordakiler annesine:
-Sor bakalım, diyorlar. Bir şey içmek ister mi?
Anneciği suskun. az bekledi. Gözleri ile oğlunun yüzünü taradı ve yumuşak, tane
tane kelimelerle sordu.
-Canın ne ister evladım; karnın aç mı?
Sahabi ahlakında önce can sonra canan değil, önce canan sonra can geliyor...
önce; her şeyden önce varlık ve imanımızı borçlu olduğumuz kainatın baş tacı.
Ebu Bekr efendimiz, kirpiklerini aralayarak annesinin üzüntülerin kaynaştığı
yüzüne baktı ve sordu:
-Resulullah nicedir; ne yapar?
-Bilmiyorum, dedi Selma binti Sahr; arkadaşın hakkında malumatım yok...
-Hemen Ümmü Cemil'e git. O, Allah'ın Resulü'nü bilir. Efendimin sağlık haberini
bekliyorum,
Hazret-i Ebu Bekr'in annesi, az sonra Ümmü Cemil'in evine gelerek oğlunun,
Peygamberimizi merak ettiğini soruyor.
Ümmü Cemil radıyallahü anha, mü'mine hanımlardan biri. Hattabın kızı; yani
Hazret-i Ömer'e hemşire... Bir mümin basireti ile tedbirli hareket ediyor ve
Selma binti sahr'ın geliş sebebini belli etmeden anlamaya çalışıyor. Çünkü,
Selma, henüz müslüman değildir. Resulullah'a herhangi bir kötülük yapabilir.
Belki de bunun için ağzını arayarak bilgi topluyor. Bu yüzden:
-Bilmiyorum, diyor. Ne oğlun ne de Peygamberinin nerede ve nasıl oldukları
hakkında bir şey bilmiyorum.
Selma, oğlunun başından geçenleri anlatınca Ümmü Cemil:
-Haydi öyleyse Ebu Bekr'e gidelim; durumunu merak ettim, diyor.
Ümmü Cemil, radıyallahü anha, büyük sahabiyi ağır hasta görünce:
-Allahü teala, o azgınların yaptıklarını karşılıksız bırakmasın!...diye beddua
etti...
Ebu Bekr, radıyallahü anh, Hattabın kızının dediği ile belki de hiç alakadar
olmadı. O'nun aklı ve gönlü başka yerde; aşık olduğu insanda.
Ümmü Cemil'e sordu:
-Resulullah ne yapar; hali nicedir?
Misafir hanım, tedirgin ve alçak sesle cevap verdi.
-Anne burada; ya dediklerim duyarsa?
-Korkma! Ondan bir ziyan gelmez, sırrını söylemez!
Bunun üzerine bu yüksek mümine sahabi, Ebu Bekr Efendimizi rahatlatan müjdeyi
verdi:
-Çok şükür hayatta ve sıhhati yerinde...
Hazret-i Ebu Bekr, radıyallahü anh, sevindi ve bu güzel haberle kuvvet buldu.
Sordu:
-Nerede; kimin evinde?
-Efendimiz, şu an Erkam'ın hanesinde.
Hazret-i Ebu Bekr'in yüzünü bir huzur aydınlığı doldurdu; rahatladı. Hoşnud
oldu... Fakat yüksek aşkın söylettiğini dedi:
-Vallahi Resulullah'ı gidip görmedikçe ne yer, ne içerim?
Ya ilahi bu nasıl sevgidir? önce canan sonra can. önce Resulullah, sonra ben
diyebilen ebedi misal...
-Sen şimdi kendini toparlamaya bak; istirahat et. El ayak sokaklardan çekilsin.
Herkes uykudayken gideriz.
Ve öyle yaptılar. evlerin pencereleri birer birer karanlığa gömülürken büyük
dost, annesi ve Ümmü Cemil'in desteği ile Erkam bin Erkam radıyallahü anh'ın
evinin yoluna düştü.
Ebu Bekr efendimiz, eve girince Resul aleyhisselam'a sarılıp öptü. Mü'minlerle
kucaklaştı.
Peygamberimiz, arkadaş bu büyük müslümana bir hayli üçüldüler.
...her ne hal olursa olsun kainatın efendisi üzülmemeli.
Ebu Bekr, ağır ağır konuşarak Habibullah'ı teselli etti ve:
-Ey Allah'ın resulü, bu yanımda gördüğün dünyaya gelmeme vesile olan annem
Selma.Müslüman olmasını istiyorum.Dua buyurmanız halinde sonsuz felaketten
kurtulacağına inanıyorum.
Sevgili Peygamberimiz,sallallahü aleyhi ve sellem, Selma binti Sahr'ın hidayeti
için Allahü teala'ya yalvardı.Duanın nbereketi ile Ebu Bekr efendimizin
annesinin kalbi yumuşadı; imana geldi ve Cehennem ateşinden kurtuldu. Böylece
Selma radıyallahü anha da ilk müslümanlardan olma şerefine nail oldu.