YARASALAR
BİZ, ONLARI KIYAMET GÜNÜ KÖRLER, DİLSİZLER VE SAĞIRLAR OLARAK
YÜZÜ KOYUN HAŞREDECEĞİZ. ONLARIN VARACAĞI YER CEHENNEMDİR Kİ ATEŞİ YAVAŞLADIKÇA;
BİZ, ONUN ALEVİNİ ARTIRIRIZ.
İşte böyle...
Önce dudak büktüler... az evveline kadar; "en emin, çok dürüst, daima doğru
sözlü, asla yalan söylemez", dedikleri insanı vahyi tebliğe başlayınca dudak
bükerek garipseyerek, söylediklerini gelip geçici bir hal olarak karşıladılar.
Cin falan mı zarar vermişti; bir hoş olmuştu bu genç adam... tahminleri boşa
çıktı... en sağlam mantık, en güçlü irade, en muhkem akıl, en temiz şuur O'nda
görülüyor... bu defa; "bir menfaat koparmak niyetinde herhelde"diye düşünerek
teklif üstüne teklif yağdırdılar... kadın, para, mal, servet, liderlik, değer
verdikleri ne varsa önüne sermek istediler. Yeterki rahatları bozulmasın;
karışanları olmasın, dünyaları değişmesin, sözlerinin üstüne söz gelmesin.
...'ne de tuhaf şeyler oluyor. Veya olabilirmiş. Hele şu Muhammed'e bakın. Bu ne
cesaret, ne cür'et? Bu sayılanları da elinin tersiyle şöle bir kenara itiyor ve
dediklerini tavizsiz tekrarlıyor:'
Allah, sizin tapındığınız şu zavallı heykeller değildir! Bunlar ne ki; basit bir
eşya. İnsan eli ile şekillenmiş madde parçaları... Allah birdir. Ne ortağı
vardır, ne benzeri. Doğmamıştır, doğurmamıştır, ölümsüzdür. Bildiğimiz ve
bilmediğimiz; insan, hayvan, kuş, sürüngen, deniz mahlukları, kara yaratığı ne
varsa, hepsini o, doyurur. Gördüğümüz ve göremediğimiz her şeyi o, yaratmıştır;
yine o, öldürecektir. öldükten sonra bir hayat daha vardır: Asıl ve ölümsüz
dünya. Allah, istisnasız herkesi hasaba çekecektir. Peygamberleri ile bildirdiği
emir ve yasaklara uyanları, mükafaatlandıcak, o emir ve yasakları çiğneyenler
ceza görecektir. Yüce Allah'ın hoşnud kaldıkları cennete, razı olmadıkları
cehenneme; yani ateşe atılacak ve azap görecektir... bu dünya fanidir; geçici,
bitici ve sonlu...
Ben, işte O Allah'ın habercisiyim; size vahyini tebliğ ediyorum. Uyarsanız
kurtulursunuz, düşmanlık yaparsanız Rabbimin buğz ve lanetine uğrarsınız. İnsan,
bütün mahlukların en üstünü ve ne şereflisidir. Dediklerimi içinde bulunduğunuz
hal, tuttuğunuz yolla bir kıyaslayın. Çünkü akıl denen nimet sadece insana
mahsus. eğer vicdanlı davranırsanız yanıldığınızı siz de anlarısınız.
'...kim inanır bunlara canım... asil dedelerimizden beri, asırlardır sürüp gelen
dinimizi, tanrılarımızı, alışkanlıklarımızı, örfümüzü kim terk eder ki? Ama o da
ne? Ebu Bekir gibi, zengin ve soylular da müslüman oluyor. Bir aysbergin
geldiğine şüphe yok. Öylese tehlike büyümeden ateş söndürülmeli, bu ateşin
dumanı tütmemeli. Bu ateşten alınan meş'aleler dünyanın dört tarafına
koşturulmamalı...'
Evet; ilkin dudak kıvırarak küçümsediler. Sonra halli basit bir mesele olarak
ele alıp efendimizin ayaklarına dünya nimetlerini saçtılar. Sonra küçük
gözdağları ile korkutmak istediler. O'nu yolundan çekip alamayınca dozu giderek
artan kötülüklere başladılar. Yoluna diken dökmeler, kapısının önüne pislik
atmalar ve evini taşlamalar:
...Sevgili Peygamberimiz'in devlethaneleri Ebu Leheb ile Ukbe bin Ebu Muayt'tın
evinin arasında iki yobaz adam, o mübarek, o öpülesi, yüz sürülesi eşiğin önüne
kendi manalarını ifade eden dışkı, leş vs. getirip atıyorlar. Ebu Leheb, bununla
da kalmıyor. Resul aleyhisselamın evini taşa tutuyor... bir adi ve sadist
tabiat... Hazret-i Hamza, bir gün bu bayağı hareketin üzerine gelince pislik
dolu kabı Ebu Leheb'in kopasıca kafasına döküyor.
efendimizin dediği sadece şu:
-Ey Abd-i Menaf oğulları bu nasıl komşuluk böyle? Bunu diyor ve kapısının önüne
dökülenleri süpürüyor.
Ümid ve sabır üzreler...
Bir kişinin daha Muhammedi olduğu işitilince müşrikler, Arabistan çölleri
kendilerine mezar olmuş gibi; bunaltan, nefeslerini kesen hislere kapılarak gözü
dönmüşlüğün en vahşi nevilerine sarılmaktan imtina etmiyorlar.
Mesela:
...bu, ne her tarafı granitlerle dolu yerleri kazmayla yarmaya benziyor; ne de
kumun, bütün sahrayı deniz dalgası gibi doldurduğu bir vasatı zümrüt renkli
yeşilliğe döndürmeye. İnsanın kalbini çevirmek, imanını değiştirmek kayaları
parçalamaktan; çölleri ormanlaştırmaktan çok daha zor. Bu sorluğu aşmaktaki tek
imkan, Allah'ın yardımı... efendimiz, gıtlağına kadar batağa gömülmüş ve bazı
hareketleri ile beşer üstünlüğünden uzaklaşıp hayvani derekeye yuvarlanmış şu
insanların islamla şereflenmeleri için Kabe'de namaza durmuş... kendisi için hiç
bir şey istemiyor... kolları ilerde; avuçları semaya açılmış olarak Rabbine
tazarru halinde... dolu dizgin cehenneme at koşturan şu cahiller için yakarıyor.
Kendileri için namaz kılınan, af dilenilen, göz yaşı dökülen yalvarılan, olmadık
sıkıntılara katlanılan o insanlar ne yapıyor? İşte bunlardan bir küme... ebu
Cehil, Şeybe bin Rebia, Utbe binRebia, Ukbe bin Ebi Muayt'ın da aralarında
olduğu yedi kişi, Nebiler Sultanını ibadet halinde görünce yılışık tavırlarla
gelerek az ilerisinde yere oturdular. Onu seyrediyorlar. Son Resul, namaz
kılarken onlarkaş göz işaretleri, laf atmalarla kendi aşağılıklarını
karikatürize ediyorlar. Resulullah ve islamiyete karşı dinmez kinlerin sahibi
Ebu Cehil, arkadaşlarına dönerek:
-Kim bir deve işkembesi bularak şu adam, secdeye gittiğinde omuzuna koyabilir?
diye sordu ve cevap bekleyen bakışları ile arkadaşlarının yüzlerini yokladı...
Bir kaç saniyelik sükutu Ukbe'nin sesi bozdu:
-Ben, dedi ve demesi ile yerinden fırlaması bir oldu. Biraz sonra kanlı bir koca
deve işkembesini sürüte sürüte Peygamberimizin yanına vardı.
Ukbe, büyük Peygamber, secdeye gider gitmez işkembeyi iki kürek kemiği arasına
bıraktı... zavallı mahluklar, kahkahalardan kırılıyor. Otuz iki dişleri
sayılabilir. ne olacaktı; 'şimdi ne olacak; Muhammed nasıl bir reaksiyon
gösterebilir?' Attıkları kahkahanın şiddetinden gözlerinden yaşlar akıyor.
Bunlar, kainatın en mümtazını ne zannediyorlar ki? Habis hareketlerine kendi
seviyelerinde bir aksül'amel bekliyorlar ama hiç yorulmasınlar. O, İslam
ahlakının en zirvesindeki muazzam insan, hep vakar ve ciddiyet halinde... Bir
şey olmamış gibi secdede... nurlu alnını sahibinin huzuruna koymuş, başını
kaldırmadan öylece bekliyor. Müşrikler, sanki bir zafer elde etmiş gibi katıla
katıla tepiniyorlar.
Bu sırada mü'minlerden Abdullah bin Mes'ud, radıyallahü anh, oradan geçiyor...
mübarek sahabi, birden çarpılmışa döndü... Olamaz; insan, bu kadar süflileşmez,
böyle adi bir hareketi yapacak kadar gözü kararamaz... Fakat bunlar; o Ebu
Cehiller, Ukbe bin Muaytlar, şeklen insan; sanki insan! Aslında hayvandan daha
beter kimseler... Abdullah bin Mes'ud efendimiz, şaşkınlıktan donmuş gibi ne
yapacağını, ne söyleyeceğini bilemiyor. Olduğu yere mıhlanmış, canından çok
sevdiği Peygamberimizi dehşetli bir kederle seyrediyor. İşkembeyi, Sevgili
Peygamberimizin omuzundan atmaya yeltense öldüresiye dayak yiyecğine şüphe yok.
Çünkü bu Sahabinin arkasında kavmi, kabilesi mevcut değil. O yüzden bu rezilliği
işleyenler, anında sırtlan gibi üstüne atılırlar.
Hadiseyi Hazret-i Fatıma işitti. Koşa koşa gelerek mübarek babasının üstündeki
necis şeyi fırlatıp attı ve o kötülerinş kötü adamların yüzlerine haykıra
haykıra bağırarak beddua ve hakaret etti... Peygamberimiz, hayran kalınacak bir
sakinlikle namazını ikmal ediyor; ve:
Bu düşmanlığı yapanları Allahü teala'ya ısmarladı. Hem de üç defa
tekrarlayarak.. Sanki yer gök titredi. Kafirler sırıtmayı bırakarak
endişelenmeye başladılar.
Dünya ve ahiretin en üstünü konuşuyor:
Allah'ım, Ebu Cehil Amr bin Hişam'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin
Rabia'yı sana havale ediyorum! Allah'ım, Şeybe bin Rebia'yı sana havale
ediyorum! Allah'ım, Ukbe bin Muayt'ı sana havale ediyorum! Allah'ım, Umeyye bin
Helef'i sana havale ediyorum!Allah'ım, Velid bin Utbe'yi sana havale ediyorum!
Allah'ım, Umare bin Velid'i sana havale ediyorum!
Bunlar; insanlıktan habersiz, imandan nasipsiz bu zavallı bedbahtlar, Bedir
muharebesinde layık oldukları akıbeti buldular... ruhları cehennemi, güneşte
kalarak kokan leşleri bir çukuru boyladı...
Peygamberimizin bedduası ile yüzlerinin kanı çekilmiş ve kül gibi olmuşlardı. O
mukaddes mekanda yapılan duanın reddolmayacağını biliyorlardı. Lakin buna
rağmen, kendilerini bekleyen feci akıbete rağmen Seyyid'ül Mürselin'e sui kast
ve sui muameleden geri durmadılar.
Mesela:
Resulullah Mescid-i Haram'da namaz kılıyor... Ebu Cehil yemin eerek açıklıyor
ki, "O, secdeye gittiğinde üzerine yürüyerek ayağım ile ensesine basacak ve
yüzünü yerlere süreceğim." Guya, düşmanını küçük düşürecek. Orası belli olmaz!
Efendimiz, secdeye varınca seyirtiyor. Ama hızı çabuk kesiliyor. Aniden yere
çakılmış gibi durup geri kaçmaya başlıyor... kim, o; küçük düşen, mahcup olan,
utanan; kim o? O iri iri laflar eden Ebu Cehil, ummadığı bir şeyle
karşılaşmıştı. muhammed aleyhisselamla arasında alevlerin kaynaştığı derin bir
uçurum görünce önce zınk diye durmuş; sonra da yüzgeri ederek kaçmıştı:
-Ensesine basmaktan niye caydın? diye soranlara; korku ve titreme ile:
-Siz, önümdeki ateş dolu uçurumu görmüyor musunuz? diyerek zelil bir mevkie
düştü... düştü ama; ibret alan nerede?
Yenilen bir türlü doymazmış. Ebu Cehil nam bu mağlup adam da öyle. Yenik düşünce
küfrü artıyor. Yine başından büyük laflar etmekte:
-Yemin olsun ki bu defa affetmeyeceğim! Kararım kat'idir. Secdeye vardığı an
kafasını taşla ezeceğim. Siz de şahid olun.
Şahid tuttuğu Kureyşli müşriklerdi. Gerçekten, onların da hazır bulunduğu bir
gün, efendimiz, yine namazda iken bir koca taşla üzerine yürüdü. Bir kaç adım
atmıştı ki kaşı kenara fırlatması ile geri kaçması bir oldu. Bu defa üzerine
azgın bir canavarın saldırmak üzere olduğunu görüyordu.
Gözleri görüyor ama kalb gözü kör olmuş. Arsızlığı elden bırakmıyor.
Mesela:
Bir gün Ebu Cehil ve Velid bin Mugire'nin başı çektiği bir küffar sürüsü
Habibullah'ın canına kıymak üzere O'nu takip ediyor; iz sürüyorlar. İşte
kolladıkları fırsat: 'Muhammed namaza durdu; Kur'an okuyor'. Önden Velid'i
yolluyorlar. Velid elinde silahı koşuyor... Fakat o da ne? Ortada kimse yok!
Sesi geliyor ama kendisi mevcud değil. ne kadar uğraştıysa nafile. Arkadaşlarını
yardıma çağırdı. Topluca koştular. İşte ses şu tarafdan geliyor. haydi öyleyse o
yana. Vay neler oluyor öyle? Ses şimdi de aksi cihetten duyuluyor. Haydi bu
tarafa. Bir o tarafa, bir bu tarafa nereye dönseler Peygamberimizin sesi, aksi
tarafdan geliyor... Sıcakta ter topuklarından çıktı; lakin O'nu, Sallallahü
aleyhi ve sellem, bulamadılar...
Sevgili peygamberimizin dünyayı nurlandırmalarından evvel başlayarak şu dakikaya
kadar mucize üstüne mucize görülüyor:
Mesela:
İns ve Cinnin Peygamberi, bir gün Hacun Yokuşu'nun dibinde oturmuş istirahat
ediyorlar.. yanlarında kimse yok. Azgınlardan Nadr bin Haris, Peygamberimizi
böyle ıssız bir yerde görünce:
-Tamam, dedi. Şimdi yapacağımı biliyorum. O'nu doğduğuna pişman edeceğim.
Efendimize yaklaşınca gözleri yuvalarından fırlayacaktı. Mübarek insanın başı
üstünde müthiş aslanlar, ağızlarını açmış kuyruk sallayarak satılmak için
Nadr'ın yaklaşmasını bekliyorlardı... Mahallenin kabadayısı manzarayı görünce
yiğitliği kaçmakta buldu. Hem de öyle bir hızla ki ancak Ebu Cehel'in yanında
soluklandı. başından geçenleri anlatınca; Ebu Cehil, sözümona cesaret verdi:
-Aldırma; sihirlerinden biridir.
Kokuşmuş, mihverinden çıkmış dejener bir cemiyetin azgın temsilcileri; batıl
adına İslamın ocağını söndürmek için dört koldan saldırmıyorlar. Hedef, doğru
sözlülerin en doğrusu; en doğru haberci; muhbiri Sadık, sallallahü aleyhi ve
sellem! İslam dini, bir güneş gibi şafağı söke söke Mekke ufuklarına ağarken
küfür parasaları, gurubu olmayan bu güneşin habercisine işte bu ve benzeri zulüm
ve eziyetler yapıyor ve öldürmeye teşebbüs ediyorlar... yarasalar, bu çabalar
içindeyken Ebu Talib ne alemde acaba? Hani sözü vardı. hayatta oldukça yeğenini
koruyacaktı... elhak doğru. Ebu Talib, sözünün eri mert bir Kureyşli. Yeğenine
kötülük yapıldığını duyunca yerinde duramaz; hemen bunu işleyenlerin peşine
düşerdi:
Mesela:
Peygamber efendimiz, yine bir gün Allah'a ibadetle meşgul namaz kılıyor. As bin
Vail, Haris bin Kays, Esved bin Muttalib, Velid bin Mugire, Esved bin Abdi
Yağves, bunu haber alınca çocuk ve kölelerini toplayarak Sevgili Peygamberimizin
namazda olduğu yere gelerek mübarek sırtına kanlı kanlı pis bir işkembeyi çocuk
ve köleler eliyle koyarak defolup gittiler. tam bir festival şamatası
yaşıyorlar.
...bu sırada Ebu Talib çıkageldi...
-Ne buhal yeğenim; kim yaptı bu kepazeliği; çabuk söyle!..
Yüce Resul, bu işe karışanları tek tek saydı... amca, derhal eve koşarak
kılıcını ve kölesini aldı ve işkence yapanların arkasına düştü. Kölesi işkembeyi
taşıyordu... Şehrin sokaklarından birinde müşriklere yetişti. Henüz
dağılmamışlardı. Kılıcını çekti ve:
-Kimse konuşmasın; kellsinin uçmasını istemeyen gıkını çıkarmasın, dedi ve
kölesine, işkembeyi bu rezillerin suratlarına sür, hakaret nasıl olurmuş
görsünler!!! diye bağırdı.
kahraman çapulcularda şafak atmıştı. Ebu Talib'ten zaten çekinirlerdi. Şah
damarının hiddetden parmak gibi öne fırladığı; renginin kızgınlıktan mosmor
kesildiği şu ansa ödlerri kopmuştu. kölenin önünde taptıkları heykeller gibi
cansız; kımıldamadan durdular. Az sonrra suratları kan ve pislik içinde
kalmıştı. İşkembe, hepsinin yüzüne sürüldükten sonra Ebu Talib, onları kovdu;
ardlarına bakmadan uzaklaştılar.
......
Uzaklaştılar ama; inadlarından dönmediler. Bunlar ve diğerleri; Sevgililer
sevgilisi aziz Peygemberimizi nerede görseler;
-Bakın; Cebrailin kendine de geldiğini söyleyen Muhammed işte burada...
efendimiz, bu yılan dili adamların zehir zemberek konuşmalarına çok müteessir
oluyor ve iyilikler menbaı mübarek kalbi kırılıyordu... Cebrail aleyhisselam, bu
üzgün zamanlarından birinde Peygamberimize gelerek En'am Suresi onuncu ayet-i
kerimesini bildirdi:
-Andolsun ki (ey Resulüm) senden önce gönderilen Peygamberlerle de alay edildi.
Alay edenleri istihzalarının karşılığı olarak bela ve azap çepeçevre
kuşatıverdi.
Resullerin Resulü, teselli bulup, ferahladı. Ne varki küfür, azgın dalgalar gibi
üstüne üstüne geliyor. Takip eden günlerde de alaylar, eğlenmeler, sataşmalar
durmak bilmezken O, omuzlarında şereflerin en yükseği; son Peygamberlik vazifesi
olduğu halde samırla irşada devam ediyor.
Böyle üzgün bir gün tavaf yaparken Cebrail aleyhisselam, geldi ve:
-Alay eenlerin hakkından gelmek için emir aldım, dedi.
Biraz sonra önlerinden Velid bin Mugire geçmez mi? Büyük melek, büyük
Peygambere:
-Bu nasıl bir insandır? dedi.
-Kulların en kütülerinden biri.
Cebrail; Velid'in bacağını göstererek:
-Bunun işi tamam, dedi.
As bin Vail göründü.
-Ya bu nasıl biri?
-Bu da kulların en kötülerinden.
Melek, As'ın karnını işaret ederek:
-Onun da cezası tamam, dedi.
Cebrail, Esved bin Muttalip, Abb-i Yağves, Haris bin kays geçerken tek tek
isimlerini sordu ve Allah'ın sevgilisinin onlara da kızgın olduğunu anlayınca;
birincinin gözünü, ikincinin başını, üçüncünün karnını işaret ederek:
-Allahü teala, mbunların şerrinden seni kurtardı. Yakındra her biri bir belaya
duçar olacaktır, haberini verdi.
... gerçekten az zaman sonra bu amansız kafirlerin her biri bir belaya uğrıdı...
Velid'in bacağına bir demir parçası saplandı; her tedbir çaresiz kaldı ve kan
kaybından öldü, As bin Vail'in ayağına diken battı. İlaçlar, hiç bir işe
yaramadı. Ayak, deve boynu gibi şişti.
-Muhammed'in Allah'a beni öldürüyor! diyerek bağıra bağıra can verdi.
Esved bin Muttalib'in iki gözü birden kör oldu. Cebrail aleyhisselam, bunun
kafasını bir ağaca çarparak canını cehenneme yolladı. Esved bin Abdi Yağves'in
yüzü ve bedeni aniden simsiyah oldu. dehşete kapılarak evine koştu. Öz ailesi
O'nu tanımayarak kovdular. kahrından, başını, yüzüne kapanan kapıya vura vura
intihar etti...
Haris bin Kays'ın ölümüne ise bir tabak tuzlu balık yolaçtı. Sanki bir kaç tane
balık yememiş de koca bir tu dağını yalayarak bitirmiş gibi ne kadar su iştiyse
kanmadı. Okyanusu içse susuzluğunun gitmesi imkansızdı; ve bu sebeple suya
kanamadan çatlayarak ölüp gitti.
Bunlar olurken ders alınmıyor muydu; ibret nazarı ile bakan yok muydu? Nerede o
basiret. Bilakis aksi yapılıyor.
Mesela:
Hakem isminde bir bahtsız, resululalh yolda yürürken onun arkasında ağzını,
gözünü, vücudunu oynatarak maymunluk yapıyor. Sevgili Peygamberimiz, Hakem'in bu
maskaralığını görünce hep öyle kalması için dua etti. Gerçekten ömrünün sonuna
kadar Hakem'in ağzı, yüzü, organları oynadı, durdu. hep öyle kaldı yani. Eden
bulur.
.....
İşte böyle...
Dağ dağ sıkıntılar göğüslenerek mesafeler aşılıyor. O, bir sevgili olduğu, ne
varsa uğruna halkedildiği halde yine de hakaretler, öldürme teşebbüslerri,
zulümler... her şey kendi kaidesi içinde cereyan ediyor. yoksa yüce Allah,
elbette beşerin en mükbulüne her imkanı verebilir...
Mesela:
Bir gün, yine, efendimizi üzmüşler. Bir kenarda oturmuş tefekkür ediyorlar. Bu
sırada Cebrail aleyhisselam geliyor. Efendimizi selamlayarak O'na sözleri ile
kuvvet ve destek veriyor. Aslında Peygamberimizdeki kudretin kimsede olmadığını
izaha çalışıyor:
-Şu karşıdaki ağacı yanına çağır, diyor.
Resulullah ağacı çağırıyor; ağaç önlerine kadar geliyor.
-Gitmesini, söyle diyor Cebrail.
Ağaç Peygamberimizin emri üzerine yerine yürüyor.