DARÜL İSLAM
O KAFİRLER, İMAN EDENLER İÇİN; "EĞER ONDA (İSLAMİYETTE) BİR
HAYIR OLSAYDI BU HUSUSDA ONLAR (FAKİRLER, ÇARESİZLER) BİZİM ÖNÜMÜZE GEÇEMEZLER,
BİZDEN ÖNCE ONA KOŞMAZLARDI" DEDİLER. HALBUKİ ONLAR, ONUNLA (KUR'AN-I KERİMLE
MÜ'MİNLER GİBİ)HİDAYETE KOŞAMADIKLARI İÇİN (KUR'AN-I KERİMİ İNKAR ETMEK İÇİN)
"BU KUR'AN-I KERİM (MUHAMMED'İN ORTAYA ÇIKARDIĞI) ESKİ BİR YALANDIR"
DİYECEKLERDİR.
AHKAF: 11
Madem ki Kur'an inzal olacaktı; niçin Haşimilerden Abdullah'ın yetimi
seçilmişti? Halbuki Mekke ve Taif'de nice büyü zenginler, herkesin hürmet
gösterdiği liderler ve güngörmüş ihtiyarlar vardı... bunlar dururken
Peygamberliğin ona gelmesi... böyle mbir eyi akılları almıyordu.
Velid bin Mugire ile diğerlerri de böyle düşünmüyor mu?
Velid:
-Muhammed'e gelen şu Kur'an keşke iki memleketten birinin büyüğüne; mesela
Ümeyye bin Halef'e inseydi derken; bir islam düşmanı elini arkadaşının omuzuna
koymuş başıyla onu tasdik ediyor:
-Doğru diyorsun dostum! Veya senin gibi birine gelmeliydi...
-Teşekkür ederim... kendim için konuşmuyorum ama; mesela Sakif kabilesinden biri
Mes'ud bin Amir veya Kinane bin Abdi yalil, Muattib veya Urve, nebi olsaydı daha
yerinde olurdu.
Sanki kendilerine sorulacaktı. Cenab-ı Hakkın rahmetini onlar mı bölüşüyor ki bu
işe karışırlar?
Kureyş'in bir de eskiden beri ürüp gelen aileler arası rekabet ve iç çekişme
meselesi var. eğer Haşimioğullarından bire resul olarak kabul görürse bu aile,
diğerleri ile mukayese kaebul etyecek derecede arayı açacak. ebu Cehil ve
kafadarları bunun da korku ve kıskançlığını yaşıyorlar. Ebu Cehil, kendi kendine
soruyor:
-Haşimilerle hep yarıştık. Onlar, halka ziyafet verdi, biz de verdik.
İhtilaflarda diyet ödediler, biz de ödedik. Halka ihsanlarda bulundular, biz de
ihsan ettik. haşimioğullarıyla şan şöhret hususunda atbaşı koşturduk durduk.
Şimdi ise kendine gökten vahiy geldiğini iddia ettikleri bir Peygamberimiz var,
diyorlar. bune denk birini nasıl bulalım? Asla asla! O'na asla inanmayacağız!...
Kalbi mühürlü nasipsiz Ebu Cehil, katmerli öfkeler içindeydi. Bu sebeple yeni
müslüman olmuş hherkese koşarak bu mes'ud kimse zengin biri ise "seni batırırız.
Servetini yok ederiz", diyerek, şeref ve itibarı yeksekse "seni rezil eder,
halkın içine çıkamaz hale getiririz", diyerek, fıakir, köle, kimsesizse önce
tehditle; netice alamayınca işkencelerle islam dininden koparmaya uğraşırdı.
Zinnire radıyallahü anha'nın da ebedi saadet yolunu seçtiğini haber aldılar...
'bu kölelere de n'oluyor? Bunlar kim ki; ne ki efendilerine rağmen din
değiştirme cesateri gösteriyorlar? Böyle bir hakları var mı? Bu nasıl
terbiyesizliktir böyle!... İster erkek ister kadın; bu suçu işleyen kim olursa
olsun en ağır cazalara çarptırılmalı ki diğerleri aynı hataya düşmesin. Cezalar
ibret ve dehşet versin'.
Gerçekten dehşet verici işkenceler çektiriliyordu ama sahabi imanı karşısında
kötülükler güneş altındaki kar gibi eriyor... Evet kahramanlardan biri bir
hanım. Kimi kimsesi olmayan bir köle.
...İşte, Ebu Cehil azgını, ellerini garibin gırtlağına kerpeten gibi geçirmiş
onu zorla irtidat ettirmeye çalışıyor. Zinnire Hatun'un gözleri dışarı uğramış,
rengi uçmuş, vaziyeti perişan olduğu halde:
-Muhammed'in yolundan dön ve Lat ile Uzza'nın ilahlığını kabul et! Tekliflerini
şiddetle reddediyor.
Ebu Cehil, yorulunca başka kafirler işkenceye başlıyor. Günlerin hikayesi böyle.
Sıcak güneş altında aç susuz bırakılarak iyice kuvvetten düşürüldükten sonra en
gaddar baskılarla mürted olmaya zorlama... ve, elhamdülillah, şahane bir irade
ve iman mukaveti ile en küçük sarsıntının olmaması. Küfrün ummadığı bir netice.
Küfür, aşamadığı dağlar karşısında...
Fakat maruz kaldığı kötü muameleler, müslüman hanımın sıhhatine ziyan veriyor.
İşkence üstüne işkence, görme kabiliyetini kaybetmesine sebep olmuştur...
Müşriklerin keyfi yerinde... ebu Cehil, cahiliyye cephesi adına konuşuyor:
-Ey Zinnire! Gördün mü? Lat ve Uzza kendilerine tapmıyorsun diye gözlerini nasıl
kör etti?...
-Hayır ya Eba Cehil; Yanılıyorsun! Senin tanrı bildiğin Lat ve Uzza, her şeyden
habersiz iki heykel. Ne kendilerine ilah diyenlenden haberi var, ne nefret
edenlerden. Onlar hiç bir işe yaramaz. Lakin benim ezeli ve ebedi olan Allahım
göz nurumu elbette iade edebilir... O her şeye kadirdir.
Münkirler, işkence altındaki şu himayesiz fakir ve garip kadının gösterdiği iman
ihtişamına hayret ediyorlar...
Ve gerçekten bir zaman sonra Zinnire radıyallahü anha görür oldu. Hem de
eskisinden daha iyi görüyor.
Ebu Cehilller imana gelse ya!
-Bu da Muhammed'in sihri. Yahi şu köle bizden daha mı akıllı ki doğruyu buluyor.
Dinleri kabule layık olsaydı önce biz inanırdık...
Cenab-ı Hak, bu kibir dolu sözleri Ahkaf suresinin onbirinci ayet-i kerimesi ile
cevaplandırdı...
Nehdiye, Lübeyne, Ümmü Ubeys müslüman oldukları anlaşılarak işkence ile küfre
dönmeye zorlanan diğerbazı islam hanımları.
...en ağır zulüm, en vahşi işkencelere katlandılar; aç susuz kaldılar, vücutları
yaralardan sızım sızım sızladı, ölümü şehidliğe giden yol gördüler ve şehid
oldular.. İlahi aşk ve Resululalh sohbeti onları bir anda değiştirdi.
Çağlayanlar gibi iman, şaşılacak irade, yorulmayan azimle asla, asla, asla
yılmadılar. Çetin imtihanlardan geçerek onlar "eshab-ı kiram" oldular;
Peygamberimize arkadaşlık rütbesine ravuştular ki bu rütbeye, bu manevi
yüksekliğe sevgili Peygamberimiz'i göremeyen yüksek veliler en büyük alimler
dahi varamadı. Ve bu iman ve hayat anlayışı ile kıyamete kadar gelecek
müslümanların değişmez rehberi oldular.
İşte altıncı müslümün; ilklerden Habban bin Eret, radıyallahü anh. Kalbi Allah
ve Peygamber muhabbetiyle lebaleb dolu... küfür ehli, müslüman olduğunu
anlayınca Habbab'a gördükleri yerde çullanıyor ve yeni dininden çevirmek için
iknaya uğraşıyor; başarılı olamayınca 'bu da can taşıyor' demeden kuduz köpekler
gibi saldırıyorlar... Hele şu manzaya bir bakın;
Büyük sahibinin gömleğini almışlar. Suları fokur fokur kaynatacak kadar sıcak
saatler.. Vücuduna ateş gibi taşları basıp basıp çekerken:
-İnat etme gel Lat'ı Uzza'yı tanrı bil, diye bağırıyorlar. Ama O, her defasında
kızgın taşlardan ta ciğerine kadar kavrulduğu halde:
-La ilahe illallah Muhammedün Resulullah! diye haykırıyor.
Ve bu mutlak doğru söz, zalimleri şaşkına çeviriyor. şu sıkıntılar içinde bile
bir kölenin böylesine yiğitçe direnmesi kendileri gibi, bir dediği iki olmayan
Mekke eşrafına karşı gelmesi aıl ve hafsalalarına sığmıyor. Çıldırıyorlar.
Çalılar toplayarak Habban'ın vücudunu yukardan aşağıya, ayağıdan yukarıya
dikenlerle tarıyorlar. Sivri ve sert dikenlerin açtığı derin çiziklerden yol yol
kanlar koşturuyor. Susuzluktan ağzındaki tükrük kurumuş, vücudu taşlarla
yakıldıktan sonra dikenlerle tarla gibi sürülmüş mübarek insan, Allah'a şirk
koşanlara inat dişlerini sıkıyor ve kalan bütün gücünü topyalarak ünlüyor:
-Allah!...
Müşrikler, netice alamayınca dağılıyor. Hazret-i Habbab, zorlukla evine dünüyor.
İstirahat mı edecek? Yaraları mı pansuman yapılacak? Ne gezer! evde başka bir
zalim var. Habbab'ın sahibesi Ümmü Enmar adlı kafir kadın.. Eziyetlerden kolu
kanadı kırılmış ve o bitkinlikle bir kenara yığılmış kölesine bir kadın
vicdanına en aykırı gaddarlıkla zulümler yapıyor... İşte, elinde ateşte
kızartılmış demir, kölesinin üstüne yürüyor. Sinsi ve merhametsiz adımlarla
yaklaşıp Habbab'ın bışını bir kaç yerden kızgın demirle dağlıyor. Aklı sıra Lat
ve Uzza adına intikam almakta. Hırsı tatmin olunca çekip gidiyor.
Kabus ve azaplarla dolu bir gece daha geçiriyor. ama izleyen sabahlarda rahat
var mı? Mü'minleri azlık, müminler bir avuç ve çoğu köle, kimsesiz, yoksul. Onun
için bir mümin münkirlerin gözüne çarpmaya görsün hemen üzerine üşüşüyorlar...
Habbab, yine ellerine düşmüş. Ama o da ne? Eyvah! Bu sefer diri diri yakacaklar
O'nu. Meydana yığdıkları odunları ateşlemişler.. merhamet mahrumu insafsız
zalimler, bir cinnet anının buhranını yaşarcasına yüzleri sert yaylar kadar
gergin ve asabi. Alevler, bir adam boyu yükselince büyük sahabiyi elinden
ayağından tuttukları gibi ateşin ortasına fılatıyorlar. Alevler, bir kızı
ahtapot gibi avğnğ dört taraftan sarıyor... istiyorlar ki yalvarsın, istiyorlar
ki pişmanlığını dilegetirsin, dininden dönsün, el ve ayaklarına kapansın...
şaşkınlar! Siz sahabinin ne demek olduğunu bilseniz böyle düşünmezsiniz. İçi
Allah aşkı ile dolu olana ateş ne yapar ki. Ateşbile Rahmanın emrinde değil mi,
İbrahim aleyhisselam'ı yaktı mı, Ammar radıyallahü anh'ı yaktı mı? Bir
düşünseler, bunu bir idrak edebilseler...
Fakat küfrün koyu zulmeti gözlerini bürümüş; kat kat gaflet içindeler. Habbab
radıyallahü anh'ın göğsüne basıyorlar ki ateş bir an evvel kavurup kömür
etsin... Ama seçilmiş insanın sırtında bir iki yer yandıktan sonra o mübarek
vücut, ateşi söndürüyor... kafirlerin aklı almıyor bunu. Bari sussalar. Hayır!
Ucuz yorum ve dillerinden düşmeyen yave hazır:
-Bu da sihir!
Akıllarını sihirle bozmuşlar. ne hikmettir? Peygamberlerin Peygamberini bu kadar
yakından gör, senelerce üstün ahlakına şahidlik et; sonunda gel onun tebliğine
düşman ol.
............
Habbab radıyallahü anh, dua talebi ile yüksek huzurda:
-Ya Resulallah! Beni dışarıda müşrikler ateşe atıyorlar; evede Ümmü Enmar pul
pul demirler başımı dağlıyor; işte yaralarım. Şerlerinden kurtulmam için dua
buyurmanızı istirham ediyorum.
Sevgili Peygamberimiz, dini için bu kadar eza ve cefa gören aziz sahabiye
üzüldüler ve dua ettiler:
-Ya Rabbi! Habbab'a yardım et.. dediler ve devamla:
-Sizden evvelki ümmetler arasında öyle kimseler vardı ki, demir tarakla derileri
kazılır, etleri soyulurdu. Ama bu işkence onları yine dinlerinden çeviremezdi.
Müminleri tepesinden aşağıya testere ile ikiye bölerler, fakat imanından taviz
koparamazlardı. Yüce Allah, islamiyeti elbette ikmak edecektir... Fakat siz
acele ediyorsunuz...
Bir gün Ümmü Emmar'ın başı şiddetli şekilde ağrımaya başladı... sabahlara kadar
ızdırıp çekiyor; inim inim inliyor. Kahin, sihirbaz, ilaç her şey nafile.
Neticede, başının ateşde kızartılmış demirle dağlanması öğütleniyor. Bunu yaprsa
acıları dinermiş.
Habbab'a çağırdı ve emretti:
-Acılarım azanca bir çubuk kızart ve başımı dağla.. Ağrı krizleri başlayınca
Hazret-i Habbab, müşrik kadının kafasını cazır cazır dağlıyor.
Elbette! kim dua buyurmuştu...
.........
Bir avuç aşk ehli eziyet gördükçe, zulüm ve işkence çektikçe birbirine daha çok
sarılıyor. Hepsinde örnek ahlak ve yüksek fedakarlıklar. mesela Hazret-i Ebu
Bekr; islamiyetin henüz zuhur ettiği o zor günlerde unutulmaz hizmetler veriyor.
peygamberimizi kabul eden kadın-erkek köleleri para verip satın aldıktan
hürriyetlerine kavuşturuyor... Babası; merak ediyor:
-Oğlum; bu zayıf köle ve cariyelerin diyetlerini ödeyerek azad edeceğine;
güçlü-kuvvetli olanlarını satın alsan daha iyi olmaz mı? Seni zor zamanlarda
himaye ederler.
-Babacığım; Allah'ın rızasını kazanmak için böyle davranıyorum.
Bütün işkencelere rağmen islamiyeti seçenler çoğalmakta. Mü'minler, çoğaldıkça
da müşrikler, köpürüyor. İşkence, şiddet ve sulüm, müslümanlara azgın okyanus
dalgaları gibi çarpmakta.
Bunun üzerine Resulullah, eshabını bir araya toplamaya karar veriyorlar. emin
bir yerde kuvvet birliği yapılacak. islamiyet anlatılacak; mü'min olmak
isteyenler burada imana gelecekti. Bu baksatla ilk müslümanlardan erkam bin Ebil
Erkam'ın evi karargah ittihaz edildi. Safa tepesinin doğusunda dar bir sokakta
bulunan ve Kabe'yi gören stratejik bir mevki... Mü'minler burada gizlice
toplanıyor. efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem, sohbet buyururken pür dikkat
dinliyorlar. Hiç bir kelimeyi kaçırmadan islamiyeti öğreniyor ve başkalarına da
öğretiyorlar. Erkam radıyallahü ahn'ın evi ilk müslamanlar için hem kale, hem
mektep, hem mescid, hem dergah. Hazret-i Hamza, Süheyl bin Sinan gibi bazı eshab
bu evde kelime-i şehadet getirerek islamiyeti seçti.... Hazret-i Ömer'in
hidayetine kadar islamiyet, buradan intişar etti. İlk dar ül islam; ilk islam
yurdu burası...Dar ül Erkam müesseseleşmede ilk adım.
Müminlerde böylece cemaat şuuru gelişiyor. Ümmetin ilk nühvesi... işte bu
cemaat, bir gün kendi aralarında konuşarak şu ana kadar Peygamberlerden gayri
hiç kimsenin kaffirlere ayet-i kerime okuyamamış olmasına hayıflanıyorlar.
Abdullan bin Mes'ud radıyallahü anh:
-Bu işi ben yaparım, diyor.
-Ziyan görürsün. Ailen kuvvetli değil. desteğin yok!
Diye yapılan itirazlara aldırmadan Kabe-i Şerife; Makam-ı İbrahime geliyor.
Ortılk kafir dolu... Mübarek sahabi zerrece korkmadan yüksek sesle besmele
çekerek Rahman suresini kıraate başlıyor.
Münkirler irkiliyor:
Bu ne okuyor böyle, diye birbirlerine soruyorlar.
Muhammed'in getirdiklerini.
Ya öylemi? Şimdi okumak nasılmış görür!
Abdullah bin Mes'ud'a tekme ve tokatlarla saldırıyorlar; fakat büyük mücahid o
şartlarda bile okumaya devam ediyor.
Ellerinen kurtulduğunda yüzü gözü şiş ve yaralıydı. Ama ilk defa küfrün üzerine
yürünmüştür ve bu yürüyüş, istikbalde çığ gibi yürüyecektir.
Bir gün de Ebu Düb vadisinin ıssız bir köşesinde Sa'd bin Ebi Vakkas, Said bin
Zeyd, Abdullah bin mes'ud Habbab bin Eret cemaatle namaz kılıyorlar... Bir grup
müşrik nasılsa bunu haber almış ve yanlarına gelerek alay etmeye başlamışlardı.
Namaz bitince mü'minler, bu yılışık kafirleri bir güzel tartakladılar. Sa'd bin
Ebi Vakkas, eline geçen bir deve kemiğini kılıç gibi kullanarak alaycılardan
birinin kafasına indirdi... elhamdülillah, kafirlerden birinin kafası yarılmış
kan akıyor. Küfür, kan kaybetmeye başladı... Müminler, Müminler kafirleri
önlerine katıp kovalıyarak oradan, def ettiler... küfür, geriye doğru saymaya
başlamıştır.
bunun farkında değil. İyi ki de deği!
Ordulaşacak cemaatten ilk işaret...