ALLAH ve RESULÜNÜN MUHABBETİ UĞRUNA
Sevgili Peygamberimizi düşmana karşı müdüfaa Ederken sağ kolu ani bir kılıç
darbesi ile Kesilince sancağı sol koluna alan sol kolu Kesilince kesik kolları
ile onu bağrına basan Ve şehid olunca üzerindeki entari Yetmediğinden ayak
tarafı ancak otlarla Örtülmek suretiyle toprağa verilen o büyük Sahibeye gökteki
yıldızlar, çöllerdeki kumlar ayısınca selam olsun.
Kıvrım kıvrım siyah saçlar,cezbedici yüzü, mevzun boyu ayakkabıdan elbiseye
kadar tril tril kıyafeti ile Mekke'nin en zarifi, en narini, en kibarı ve en
güzeli:
Yani:
Mus'ab bin Umeyr.
Mus'ab bin Umeyr, çok zengin bir ailenin çocuğu; mükemmel bir tahsil görmüş.
Kıvrak bir zeka ve üstün fesahat ve belegata sahip.
Bu yüzden de annesi başta olmak üzere bütün aile üstüne titriyor...
Fakat O, içinde bulunduğu halden memnun değil. Şu putların tarı olması ne demek?
Hihayeti ağaç, taş, cansız cisim. Aklı almıyor böyle bir şeyi, İçinde bir boşluk
var. Sebebini bilmediği bir sıkıntı, cevabını bulumadığı sualle, iç dünyasını
zorlayıp duruyor...
Allah, şu cansız heykeller olmamalı... Allah, elbette madde ve cisim değil. Ve
bu sebeple Mekke sitesinin bu entellektüel genci, aileden gelen şu batıl dine;
daha gerçek ifadesi ile; din zannettikleri düzmeceye içten içe isyanda haklıdır.
Mus'ab, yaşadığı coğrafyanın din diye sarıldığını kabullenemiyor. Bu nasıl din
ki şu toplumun ileri tutar tarafı yok?
Seçkin genç, bu fikirle çalkalınırken beklemediği bir zamanda ruhunun
penceresinden bir nur hüzmesi akmaya başlıyor. İslamiyeti işitiyor. Muhammer-ül
Emin, yeni bir dinden bahsediyormuş; kendisi de o dinin peygamberiymiş... Sağdan
solran O'nun büyük çağrısı kulağına çalınıyor.
Ne güzel sözler... bunlar, insan aklının eseri olamaz!
Mus'ab, bu sözlerdeki derinlikle çarpılıyor sanki. Ve davet, O'nu da Darül
Erkam'a çekiyor.
Burada Allah'ın Resulü'na dinliyor. Yeni dinin mahiyetini öğreniyor ve müslüman
oluyor. Kuş gibi hafif. Bütün iç huzursuzluk ve sıkıntılar süngerler silinmiş
gibi.
Şimdi Mus'ab radıyallahü anh, bir kat daha... hayır bir kat değil; bin kat daha
güzeldir, bin kat daha kibardır, bin kat daha zarifdir. Sadece zahiri değil,
batını da süslenmiştir.
Darül Erkam'a gizli ziyaretleri devam ediyor.
... kelime-i şehadeti söyledikten sonra büyük borç namaz. Mü'minin ömrünün
sonuna kadar şerele ifa ettiği; ifa etmeye mecbur olduğu büyük yükümlülük.
Müslümanı namazsız düşünmek nne kadar zor.
-Mus'ab, Muhammed'in dininne girmiş; namaz kılarken gözümle gördüm; haberiniz
olsun!
İhbar, evde bir bomba gibi infilak etti. Hazret-i Mus'ab'ı bularak aile divanını
kurdular. Ve derin bir sorgulama başladı.
Nasihatleri;
Tehditleri hep boş... Belliki hiç bir tedbir O'nu, yüzünü döndüğü yönden
çeviremeyecek. Tek yol geriye kalıyor; Şiddet, zulüm ve baskı.
Anne-babasının emri ile mahzene attılar. Burada günlerce aç susuz bırakıldıktan
sonra bir gün en kızgın saatlerde, güneşin altına çıkarılarak dayak ve eziyete
başladı.
Oğulları ile haklı olarak iftihar eden ve üzerine titreyen anne-babası şimdi
O'na bir tercih hürriyetini çok görüyor ve insafsızca işkenceler yapıyorlardı.
Öz anne-baba, öz evladına nbunu eder mi? Bu ne taassuptur böyle?
Ama ne hepis ne işkence...
-İslamiyetten dön!
Talimatları hep red cevabı alıyor. Büyük sahibinin aile efradı, öfke ve üzüntü
içindeler. Bu nasıl iştir, ne beladır başlarına gelen!!!
Baskılara kahramanca direnen Mus'ab hazretleri:
-Muhammed'i inkar et, onun haber verdiği Allah'ı inkar et, cahillik etme, sana
ne oldu, sen ki şu beldenin en akıllı genciydin. Deli olma! Sana mutlaka büyü
yapılmıştır. Zaten senin Peygamber dediğin de sahir!..
...Bu ve benzeri sözlere kainıtın değişmez mutlak hakikatı kelime-i şehadet ile
cevap veriyor...
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne muhammeden abdühu ve Resuluhü!...
Yeniden zından; tekrar işkence, bir daha zından ve netice alınamayanıca hep
zından.
.......
Büyük mazlum, bir gün serbest bırakıldı.
Nereye gitse? Onların yanına mı; yani ailesine?
Aile mi kaldı? Anne annelikten çıktı, baba babalıktan... Şimdi en yakınları ile
arasında kapanmaz uçurumlar var. Yollar ayrıldı. Maksatlar farklı. Fikirler,
duygular, heyecanlar uyuşmuyor. Ve aynı kanı taşıdıklarından çektiklerini,
yabancılardan görmüyor.
Mus'ab rıdayallahü anh; ailesinin gözbebeği Mus'ab; tiril tiril kıyafeti,
aşılmaz kibarlığı ile bütün hayranlıkları etrafına bir hale gibi çekmiş olan
Mus'ab, bu şehire yabancılaşmıştır artık. Artık, bu insanlarla ortak tarafı yok.
Onun kalbi, onun; efendisinin etrafında mum alevinde dönen pervaneler misali
aşkla uçuşan yeni dinin salikleri ile aynı frekansta atıyor.
Şimdiden sonra anne onun için yok, baba onun için yok, aile onun için yok,
akraba yok, komşu yok, şu şehir dolduranlar yok. Bunların hepsi onun yolunda ve
onun uğrunda ölmüştür... efendisi Muhammed, sallallahü aleyhi ve sellem için.
Bütün bunlar yok ama; Allah var.
Allah'ın habibi var...
Öyle ise O, ne sonu gelmez sıcak kum deryalarında; ne de yalnızlığın insanı bir
bıçak gibi kestiği buz ummanlarında.
Allah var gam yok.
Bu, hakikatın, ta kemiğe kadar, iliğe kadar işlediği iman...
Muminler, efendimizin emirleri ile birazcık nefes alabilmek için Habeşistan'a
hicret ediyorlar. İşkencelerden yakayı kurtarmak başka türlü mümkün değil.
Mus'ab radıyallahü anh da aralarında... Bu öncü sahabi, Habeş diyarında bir
zaman kalıyorsa da Peygamber aleyhisselamın aşkına daha fazla dayanamayarak,
yeniden Mekke yollarına düşüyor...
O, Mekke'den içeri girdiği sırada kainatın efendisi, aleyhisselatü vesselam,
Hazret-i Ali Keremmallahü vecheh, iele bir kenarda oturmuş sohbet ediyorlar...
Uzaktan bir gelen var. Gelen, yaklaşınca Resuller şahının gözleri yaşla doldu.
Zira dünün o en pahalı ve en güzel giyinen gencinin üzerinde eski püskü ve
yamalı bir entariden başka bir şey yoktur.
Hey gidi hey!... Şıklık ve zarafetinden yürüdüğü sokaklarda insanların
pencerelere dökülüp ardınca baktığı Mus'ab bin Umeyr! Bu ne kahramanca
fedakarlıktı böyle?.. İşte Sevgili Peygamberimiz nemli gözlerle, bunu ifade
buyuruyorlar:
-Kalbini Allahü teala'nın nurlandırdığı şu kimseye bakın... Allah ve Resulünün
muhabbeti onu bu hale getirmiştir.