KURBANLIK
"Rahmetim gazabımı geçmiştir."
Hadis-i Kudsi
Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kabe'ye ve ziyaretçilere
kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok olmaktan kurtarıp
şenlendirdiği için Abdülmuttlib'in şan ve şöhreti dört bir tarafı tutmuştu
ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!...
Taşlanmış toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin
tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce Allah'a yalvarmıştı:
-Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kyuyu
kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...
İsmail aleyhisselama tabi bir mü'min olan Abdülmuttalib'in duası kabul olmuş;
lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu...
Fakat!...
Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan
Allahü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.
.....
Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:
-Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.
Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı.
Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar ediyorlar:
-Koç'tan daha büyük kurban kesmelisin!
Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:
-Daha büyük bir şey kurban eyle!
Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:
-Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin! Abdülmuttalib, hala sözünü
hatırlayamamış, "büyük kurban"dan neyin murat edildiğini bir türlü
anlayamamıştı. Sordu:
-Daha büyük olan ne ola ki?
-On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi
oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine getir!...
Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o kadar büyük, o kadar
derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu.
Evet; vaadini hatırlamıştı... şimdi başı iki elinin arasında düşünüyordu. Söz...
Allah'a söz verilmiş; Yüce Allah, O'na evlatlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim
Peygamber gibi O'nun da nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz
ediliyordu.
Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru
evlad?
Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun birini iade edecekti...
bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş, alıştıra
alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:
-Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz.
Sen üzülme yeter!
Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek oldular; O'na cesaret verdiler.
Mustarip baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek,
oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini söyledi...
Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve oğulları adete göre kur'a
çektirmek için okları gece gündüz Kabe'yi bekleyen Kabe muhafızına götürdüler.
Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu: Abdullah!... Abdullah! Yani,
Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul.
Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!...
Allah, öyle takdir etmiş; kur'a bu yüksek yaradılışlı evlada isabet etmişti.
Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!...
Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre; her ikisi insana kendinden
daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi Allah'a teslim
olmuştu. Sır da burada olmalıydı... Zor bir anında Rabbine iltica etmiş, O'ndan
yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti. Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan
vaadinden dolayı imtihana çağırılyor ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları
hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?
İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her
canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta imtihanların en
zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe edilmesi... O'nun mevkii
buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat ediyordu. İşte babası
Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir bıçak, bir elinde
oğlunun bileği, iki yanda Abdullah'ın anne ve kardeşlerri kurban kesme yerine
gidiyorlar.
Kureyş kabilesi "Abdullah'ı babası kurban ediyor" haberi ile çalkalanıyor.
Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine
yetişen Abdullah'ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve onları
takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib'e muhalefet büyüyor:
Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes olur
olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve güzelliğinden başka
konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu çocuğa yazık olur,
şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...
Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz'da oturan meşhur Kahin Şüca'ya
götürmeye ve O'nun diyeceğine uymaya karar verdiler.
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç kişi Hicaz'a giderek
tanınmış Kahini buldular. Kahin:
-Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.
-On devedir, dediler.
-Öyleyse Abdullah'ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz... Bunun için de
Abdullah'ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur'a çekin. Kur'a develere
çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah'a çıkarsa, develere on tane daha ilave
ederek kur'a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah'a çıkarsa bir on deve daha ilave
edin. Böylece kur'a develere isabet edene kadar onlu ilaveler yaparsanız, dedi
ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.
Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen
yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber verdi...
Kahinin buluşu Mekke'nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail
Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu...
Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir
tarafta dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin geviş getiren develer
olduğu halde Kur'a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur'a Abdullah'ı
gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur'a
çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur'a, sayıları yüze varan develere isabet
etti...
Herkeste sevinç, taşkınlık... Fakat, Abdülmuttalip ağır başlı ve temkinli;
kur'ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur'a develere çıktı. Gönlü
rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı Rabbine şükretti.
Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar,
kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.
Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit
kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.
Bundan sonra Abdullah "zebih" yani "kurbanlık" lakabı ile çağrıldı. Nitekim
İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O'na da "Zebih"
denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize "İbnü'z-Zebihayn",
"iki kurbanlığın oğlu" denilmiştir. KURBANLIK
Rahmetim gazabımı geçmiştir. Hadis-i Kudsi
Zemzem kuyusu çetin ve uzun mücadelelerden sonra tekrar Kabe'ye ve ziyaretçilere
kazandırılmış; ceddi İsmail Peygamberin, hatırasını yok olmaktan kurtarıp
şenlendirdiği için Abdülmuttlib'in şan ve şöhreti dört bir tarafı tutmuştu
ama... bir şey unutulmuştu... bir vaad... bir söz!...
Taşlanmış toprağı kazma kürekle yenip suya varmak için uğraşmaktan mecalinin
tükendiği bir anda Abdülmuttalib, ellerini açıp yüce Allah'a yalvarmıştı:
-Ya Rabbi! Bana on erkek çocuğu daha verir de onlarla birlikte kyuyu
kazabilirsem oğlumun birini sana kurban edeceğim...
İsmail aleyhisselama tabi bir mü'min olan Abdülmuttalib'in duası kabul olmuş;
lakin aradan geçen uzun seneler sebebiyle söz unutulmuştu...
Fakat!...
Duyan, gören, bilen ve unutmak gibi her çeşit kusur ve eksiklikten uzak olan
Allahü teala, kulunun vaadini unutmamıştı.
.....
Abdülmuttalib, bir gece rüyasında bir adam gördü. Adam, emreden bir eda ile:
-Ey Abdülmuttalib, kurban sözüne sadakat göster! dedi.
Abdülmuttalib endişe ile uyanır uyanmaz hemen bir koç kurban etti; sonra yattı.
Gözlerini yumar yummaz rüyada yine bir takım insanlar, emri tekrar ediyorlar:
-Koç'tan daha büyük kurban kesmelisin!
Hemen kalkıp bir sığır kesti ve uyudu; ancak rahat bırakılmıyor:
-Daha büyük bir şey kurban eyle!
Bu sefer bir deve kurban etti. Yine yattı. Rüyada bir nida:
-Ey Abdülmuttalib, daha büyük kurban kesmelisin! Abdülmuttalib, hala sözünü
hatırlayamamış, "büyük kurban"dan neyin murat edildiğini bir türlü
anlayamamıştı. Sordu:
-Daha büyük olan ne ola ki?
-On oğlun oldu. Zemzem kuyusunu bulmakla maksadın gerçekleşti. Şimdi
oğullarından birini kurban et. Böyle söz vermiştin; vaadini yerine getir!...
Abdülmuttalib, yataktan fılarcasına kalktı. İstırabı o kadar büyük, o kadar
derin, kendisi o kadar şaşkındı ki, ne yapacağını, ne edeceğini bilemiyordu.
Evet; vaadini hatırlamıştı... şimdi başı iki elinin arasında düşünüyordu. Söz...
Allah'a söz verilmiş; Yüce Allah, O'na evlatlar ihsan etmişti. Tıpkı İbrahim
Peygamber gibi O'nun da nezrine uyması isteniyor, rüyada sürekli olarak ikaz
ediliyordu.
Ahde vefa gösterilmeli; söz muhakka yerini mulmalıydı. Ya can parçası, göz nuru
evlad?
Başka ihtimal yoktu. Her şeyi yoktan varedene oğlunun birini iade edecekti...
bağrına taş bastı ve yavrularını uyandırdı. Meseleyi yavaş yavaş, alıştıra
alıştıra onlara söylüyordu. Delikanlılar:
-Baba, dediler, ister birimizi istersen hepimizi kurban et; biz emrinizdeyiz.
Sen üzülme yeter!
Gençler, böylece detli babaya teselli ve destek oldular; O'na cesaret verdiler.
Mustarip baba, bu tarifsiz fedakarlık karşısında gözyaşlarını gizleyerek,
oğullarına, her birinin ismini bir ok üzerine yazıp getirmelerini söyledi...
Az sonra yazılı oklar gelmişti. Abdülmuttalib ve oğulları adete göre kur'a
çektirmek için okları gece gündüz Kabe'yi bekleyen Kabe muhafızına götürdüler.
Yapılan çekilişte kurbanlık isim belli oldu: Abdullah!... Abdullah! Yani,
Abdülmuttalibin en çok sevdiği, bütün o çevrenin gözünün üstünde olduğu oğul.
Alnında ahir zaman Peygamberine ait nurun Ülker yıldızı gibi parladığı oğul!...
Allah, öyle takdir etmiş; kur'a bu yüksek yaradılışlı evlada isabet etmişti.
Girilen yoldan dönüş olamazdı; Abdullah kurban edilecekti!...
Abdullah, Abdülmuttalibe, Abdülmuttalib, ilahi emre; her ikisi insana kendinden
daha yakın, öz anne babasından daha merhametli yüceler yücesi Allah'a teslim
olmuştu. Sır da burada olmalıydı... Zor bir anında Rabbine iltica etmiş, O'ndan
yardım instemiş karşılığında bir söz vermişti. Abdülmuttalib, şimdi ölçüyü aşan
vaadinden dolayı imtihana çağırılyor ve böylece insanların ölçü içinde kalmaları
hangi şartlarda olursa olsun haddini aşmamaları ihtar ediliyordu... Ya Abdullah?
İnsan, cin, melek, ve bütün mahlukların... yaşamış, yaşayacak ve yaşayan her
canlının en üstününe baba olacak bir insanın hem de genç yaşta imtihanların en
zoru ile; canını feda etme kahramanlığı ile tecrübe edilmesi... O'nun mevkii
buydu ve teslimiyeti ile bu kahramanlığı isbat ediyordu. İşte babası
Abdülmuttalib, bir elinde parıl parıl parlayan keskin bir bıçak, bir elinde
oğlunun bileği, iki yanda Abdullah'ın anne ve kardeşlerri kurban kesme yerine
gidiyorlar.
Kureyş kabilesi "Abdullah'ı babası kurban ediyor" haberi ile çalkalanıyor.
Herkes iliklerine kadar donmuş ve şaşkın. Şaşkınlığı ilk yenip kurban yerine
yetişen Abdullah'ın annesinin akrabaları olan Beni Mahzum oğulları. Ve onları
takiben Kureyş büyükleri. Abdülmuttalib'e muhalefet büyüyor:
Eğer böyle bir kurban kesilirse, çok kötü bir geleneğe yol açılır. Herkes olur
olmaz yere çocuğunun boğazına bıçağı dayar. İffeti ve güzelliğinden başka
konuşması bile kardeş ve akranlarından daha üstün olan bu çocuğa yazık olur,
şeklinde izahlarla Abdülmuttalibi iknaya çalışıyorlardı...
Uzun tartışmalardan sonra meseleyi Hicaz'da oturan meşhur Kahin Şüca'ya
götürmeye ve O'nun diyeceğine uymaya karar verdiler.
Bunun üzerine Abdülmuttalib ve şahıha katılan birkaç kişi Hicaz'a giderek
tanınmış Kahini buldular. Kahin:
-Sizde bir insanın diyeti kaç devedir? diye sordu.
-On devedir, dediler.
-Öyleyse Abdullah'ın bedeli olarak deve kurban edeceksiniz... Bunun için de
Abdullah'ı bir tarafa, on deveyi bir tarafa koyarak kur'a çekin. Kur'a develere
çıkarsa bunları kesersiniz. Abdullah'a çıkarsa, develere on tane daha ilave
ederek kur'a çekmeyi yenileyin. Yine Abdullah'a çıkarsa bir on deve daha ilave
edin. Böylece kur'a develere isabet edene kadar onlu ilaveler yaparsanız, dedi
ve gelenleri memleketlerine geri yolladı.
Onlar gele dursunlar. Mekkelilerde heyecan son noktasında. Nihayet beklenen
yolcuların ufukta belrdiğini gözetleyiciler haber verdi...
Kahinin buluşu Mekke'nin putperest, hıristiyan, yahudi, İbrahim ve İsmail
Peygamber dinine mensup bütün kabile ve mensuplarını sevince boğdu...
Meraklıların önünde ve bir tarafta gözlerin bakmaya kıyamadığı Abdullah, bir
tarafta dünyaya metelik vermez tavırlar ile sakin sakin geviş getiren develer
olduğu halde Kur'a çekmeye başlandı. Ne var ki, her defasında kur'a Abdullah'ı
gösteriyor ve on deve ilavesi ile çekim tekrarlanıyordu... ta onuncu defa kur'a
çekilene kadar. Onuncu çekilişde kur'a, sayıları yüze varan develere isabet
etti...
Herkeste sevinç, taşkınlık... Fakat, Abdülmuttalip ağır başlı ve temkinli;
kur'ayı bir kere daha yeniledi; evet bunda da kur'a develere çıktı. Gönlü
rahatladı, sırtından koca dağlar kalktı Rabbine şükretti.
Hemen oracıkta yüz deve bir biri ardısıra kurban edildi. İnsanlar, hayvanlar,
kuşlar günlerce bu etlerle geçindiler.
Böylece Abdülmuttalib ve Abdullah yeryüzündeki büyük değişikliğe az bir vakit
kala imtihandan yüz akı ile çıktılar.
Bundan sonra Abdullah "zebih" yani "kurbanlık" lakabı ile çağrıldı. Nitekim
İsmail aleyhisselam da benzeri bir hadiseyi yaşadığından O'na da "Zebih"
denmişti. Bunun için azizler azizi sevgili Peygamberimize "İbnü'z-Zebihayn",
"iki kurbanlığın oğlu" denilmiştir.