KIRK... VEYA MEYDANLAR SELÂMA DURSUN
BENİ BİLEN BİLİR. BİLMİYEN BİLSİN Kİ ÖMER İBNİ'L HATTABIM !
Hazret-i Ömer radıyallahü anh
Kureyş, Hazret-i Hamza radıyallahü anh'ın müslüman olma şokunu henüz atlatmış
değil. Ama asıl şok; daha doğrusu büyük darbe geride. Ummadıkları biri müslüman
olmak üzere. Bu beklemedikleri şahsın müslüman olması ile küfrün dünyası başına
yıkılacak.
Ömer, Kureyş'in şöhretli isimlerinden.
İri yarı, heybetli görünüşü, kızıl gür saçlı, sık sakallı bir insan.
Tehlikeleri hiçe sayan bir tabiatı var. Ticaretle uğraşıyor...
O'nu Kabe yolunda görüyoruz. Niyeti Peygamberimizi uyarmak. "Vazgeç bu
ettiklerinden diyecek. Dinimize, yolumuza ilişme. Eğer insanları kendine çekmeye
devam edersen bunun hesabını verirsin!" ihtarını yapacak. Aksi halde şu cemiyet
çözülecek, gemi su alacak, asırlık çınar kurumaya yüz tutacak, töre bozulacak.
Hayır! Ömer, yanılıyor. Kız çocuğunu diri diri toprağa gömerken nasıl hata
ediyorsa öyle yanılıyor. Asırlık çınar yani Kureyş, yani bütün arap milleti,
yani bütün yeryüzü kurumuşken; görünüşteki aldatıcı canlılığa rağmen ölmüşken;
O'nun sallallahü aleyhi ve sellem, getirdiği ebedi nizamla dirilecek.
Bir dağ gibi yolları doldura doldura yürüyen Hattaboğlu'nun Kabe'ye vardığı
esnada Resul-i Ekrem, oradaydı ve Elhakka Suresi'ni okuyordu. "Okuması bitsin,
dikkatini çekerim" diye niyetlendi ve bir kenara saklanarak dinlemeye başladı.
Fakat dinledirçe kendine birşeyler oluyordu; Kur'an-ı Kerim'e karşı hayranlık
duyguları kabardı. Bunun üzerine şöyle düşündü; "Evet; galiba doğru, O, Kureyşin
söylediği gibi şair"
Niçin şair?
Çünkü, Ömer İbni'l Hattab'ın o anki mantığına göre; "Bu kadar güzel cümleleri
ancak bir şair kurabilir. Şu sözlerde ne kadar güzellik ve çekicilik var. Bu
denli güzel kelimeler yalnızca bir şairin dudaklarından dökülebilir." O,
saklandığı köşede, içinden bu muhakemeyi yaparken Sevgili Peygamberimiz, surenin
kırk ve kırkbirinci ayetlerine gelmişlerdi:
"-Muhakkak ki, O Kur'an, Allah katında çok şerefli bir Resulün (Cebrail'in)
sözüdür. O, bir şair sözü değildir. Siz ne az inanır kemselersiniz!"
Ömer, hayretler içinde kaldı. "Tamam" dedi kendi kendine. "Zihnimden geçenleri
anladığına göre aynı zamanda bir kahin." Ama bu yorum da cevabını aldı.
Efendimiz, okumaya devam ediyorlar:
-"O, bir kahin kelamı değildir. O Kur'an, Alemlerin Rabbinden inzal olmuştur.
Eğer, Peygamber, indirmediğimiz bazı sözleri bize karşı kendiliğinden uydurmuş
olsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve hayatına son verirdik! Hiç biriniz de onu
muhafaza edemezdiniz. Doğrusu Kur'an, Allah'a karşı gelmekten sakınanlara bir
nasihattır. İçinizde yalanlayanlar bulunduğunu elbette bilmekteyiz. Kur'an
münkirler için bir iç yarasıdır. O, hiç şüphesiz tam bilginin kesin gerçeğidir.
Öyle ise, O büyük, O Yüce Rabbinin ismini an!"
Ömer; o heybetli adam, işittikleriyle alt-üst olmuş ve kalbinin şuracığı
yumuşayıvermişti. O kadar hislendi ki gözlerininyaşlanmasına mani olamadı. Ama
çevere yok mu, çevre? Kötüler!... Kötüler, dört yanı kuşatmışken Allah'ın izni
olmadan onları aşarak zulmet bölgesini geçip ışığa varmak ne mümkün!... Nitekim
Hattaboğlu'da hakikate bu kadar yaklaşmışken; imanla arasında handiyse bir tül
perdelik mesafe kalmışken küfür yine arayı derinleştirdi, ortalık yine zifiri
karanlığa boğuldu....
İslamın zuhurunun altıncı yılı.
Hazret-i Hamza radıyallahü anh, Müslüman olalı üçgün olmuş, Bütün Mekke
çalkalanıyor. Hamza radıyallahü anh'ın islama geçişi şirk dünyasını kara yaslara
boğmuştur. Eğer mani olunmazsa gidişat iyi değil....
İşte Kureyş büyükleri, aralarında toplanmış çareler arıyor. Her zamanki gibi Ebu
Cehil, yine başrolde.Bu mel'un adama göre hedef; Peygamberi katletmek! Bunun
dışında tutulacak her yol hüsrandır.
-O- tanrılarımızı yeriyor. Bizleri tahrik ediyor ve ecdadımızın cehennemde
olduğunu iddia ediyor. Kim Muhammed'i öldürürse kendisine yüz tane kızıl tüylü
deve, çilçil altınlar, gümüşler, elbiselik kumaşlar, bol miktarda misk
vereceğim. O'nu öldürecek kimse abad olacak; servete boğacağım o bahadırı.
Herkes, birbirinin yüzüne bakıyordu. Ebul Kasım' öldürmek! O'nu öldürmek
fevkalade riskli bir teklifti. O'nun ölümü ile Kureyş, ikiye bölünecek ve kan
davaları memleketi bir veba salgını gibi kasap kavuracaktı. Herkes, çeşitli
düşünceler içindeyken ömer, ayağa kalktı. Tahrik ve vaadin parlaklığı kalbinde
İslam güneşine açılmaya başlayan pencereciği yeniden kapatmış ve onu tekrar eski
haşin haline iade etmişti:
-Bu işin üstesinden ancak Ömer İbni'l Hattab gelebilir!...
Kalabalık, bir an ateş yalımına tutulmuş gibi irkildi ama kendini çabuk
toparlayarak:
-Doğru diyorsun Hattaboğlu, dediler, bunu ancak sen başabilirsin. Bizi bu
musibetten olsa olsa sen kurtarabilirsin.
Onlar beşuş çehrelerle Ömer'i alkışlarken O, sesini bir iki perde daha
yükselterek konuşmasını sürdürdü:
-Ben bu meseleyi halledeceğim ama; ya sen sözünde durmazsan Ebu Cehil?
Zalim kurt, eline geçen böyle bulunmaz bir fırsatı kaçırır mı?
-Sorduğun şeye bak! Haydi Kabe'ye gidelim. Hubel'in huzurunda and içecek;
vaadimi bir kere daha tekrarlayacağım ki şüphelerin kaybolsun.
...gittiler; Ebu Cehil, dediklerini yaptı. Bunun üzerine Ömer, kılıcını kuşandı
ve "Lat ve Uzza'ya yemin olsun ki bu işi bitirmeden gelmeyeceğim" dedi.
Öfkelerle bu noktaya varırken Cenab-ı Hak, Ömer İbni'l Hattab'ı Sıddıklar
defterine yazacağına yemin ediyordu.
Yüce Allah, buyurdu ki:
-Sen, sevgilimi öldürmek için kılıç kuşandın; lakin ben O'nun aşkını senin
boynuna geçirdim. İzzet ve celalim hakkı için nice şehirler senin elinle İslama
gelecek ve düşman ülkeleri senin korkunla titreyecekti.
Hattaboğlu, yola koyuldu; Sevgili Peygamberimizi arıyor.
Kenar yollardan Hacire'de Nuaym bin Abdullah'la karşılaştı.
Abdullah da yeni dinin mensuplarından. Ömer, bundan habersiz tabii. Ömer'in
böyle pusatlanmış olarak hışımla yürüyüşü O'nu şüphelendirdi ve bir mümin
uyanıklığı ile durumun endişe verici olduğunu sezmekte gecikmedi:
-Uğurlar olsun ya Ömer. Nedir bu telaş? Mühimce bir işin olmalı!
-Arap milletinin arasına tefrika sokan, tanrılarımızı beğenmiyen, bizleri hor
gören Muhammed'i öldürmeğe gidiyorum.
Nuaym, haberin korkunçluğundan şöyle bir sendelediyse de hemen toparlandı:
-Zor birişe kalkışmışsın. Tut ki muvaffak oldun. O zaman Abdülmuttalib oğulları
seni sağ bırakır mı?
Söz Ömer'in hoşuna gitmemişti.
-Yaa demek öyle! Anlaşılıyor ki sen de Muhammedisin. Bari önce senin kelleni
uçurayım, dedi ve sağ eli, öfkeyle kılıcının kabzasını aradı.
Nuaym:
-Ben babalarımın dinindeyim. Lakin işte sana garip birr haber:
-Kardeşin Fatıma ile kocası Said de Müslüman. Bundan hamberin var mı? Önce
onları yola getir sonra başkasına karış.
Ömer ummadığı birşeyi iştimişti. Şaşırdı, sarardı ve çareyi inkarda buldu.
-Hayır! Yalan! Yalan diyorsun. Onlar Müslüman değil.
-Ben yalan söylemiyorum. Uzakta değiller ki git sor.
Mübarek sahabi Peygamberimizi bir tehlikeden uzaklaştırmak için bu oyalayıcı
haberi bir olta olarak kullanmıştı.
Said bin Zeyd'in evi..
Eve yaklaştıkça bir erkeğin okuduğu Kur'an-ı kerim işitiliyor....
Said ve hanımı ilk mü'minlerden. Yolaçıcı bayrak insanlar. Habbab bin Eret
radıyallahü anh'ı evlerine davet etmiş ondan Kur'an-ı kerim öğreniyorlar. Evin
dışına sızan, Hazret-i Habbab'ın okuması.
Ömer, bir kaç saniye hiddetle karşısındakinin yüzüne baktıktan sonra geri dönüp
seri adımlarla uzaklaştı. "Kızkardeşinle enişten de müslüman" sözü ona her şeyi
unutturmuş ve önce bu aile için ihaneti cezalandırmaya karar vermişti. Said'in
evine yaklaşırken o derinden derine işitilen Kur'an sesi ömer'i buluyordu...
"..demek doğru" dedi içinden ve kapıyı kırrcasına yumruklamaya başladı...
Evdekiler kılıç kuşanmış haldeki öfkeli Ömer'i görmüşlerdi. Şimşek hızı ile
Habbab'ı kilere, Kur'an yazılı sayfayı da gizli bir yere sakladıktan sonra
kapıyı açtılar. Mümkün mertebe tabii görünmeğe ve renk vermemeye çalışıyorlardı.
-Ne okuyordunuz?
Adımını eşikten içeri atan Ömer'in ilk sorduğu bu olmuştu. İşte müşkül an... ne
deseler Ya Rabbi; ne söyleseler? İki ayağı üzerinde yere çakılmış gibi dimdik
duran Ömer, patlamaya hazır bir yanardağ gibi. Yakıcı nazarlarla cevap bekliyor.
-Hayır dedi eniştesi, sana öyle gelmiş. Ne okuyabiliriz ki. Sadece konuşuyorduk.
Belki sesimiz yüksek çıkmıştır.
Laf, Said'in ağzında yarım kaldı. Ömer, eniştesini yakasından kavradı kendine
çekti ve; sonra da şiddetle yere çaldı. Hanımı Fatıma, said'i yerden kaldırmaya
fırlamıştı ki yüzünden amansız bir tokat patladı. Tokat, narin islam hanımına
balyoz gibi ağır gelmişti... gözlerinde şimşekler uçuştu, yıldızlar yanıp söndü.
Kan!...
Pembe bir kan, mübarek kadının dudak kenarından sızmaya başladı... İşte müthiş
an. Tokat kime vurulmuştu? Zahirde bir mümineye; ama aslında zulmet duvarı
tokatlanmıştı...
Ne de olsa ciğer...
Kardeşini kanlara bulanmış gören Ömer'in kalbine nur huzmeleri sızıyor...
İlk pişmanlık kıpırtıları... Baskına gelen, beldi de eniştesi ile kızkardeşini
dayaktan kırıp geçirme niyetiyle içeri giren Ömer, aniden durgunlaştı...
-Niçin? Niçin ey Ömer? Allah'dan utanmıyor; ayet ve mucizelerle gönderdiği
Peygamberine iman etmiyorsun? Niçin? Evet saklamıyoruz. Ben ve kocam islamla
şereflendik. Başımızı şu belindeki kılıçla kessen bile bizi bu dinden
döndüremezsin, anladın mı?
Fatıma, Ömer'in kritik anını çok güzel yakalamıştı. O dağ gibi heybetli, O
gölgesinden kaçılan adam, hem de bir kadının, hem de küçüğü olan kız kardeşinin
her kelimesi Ömer tokatı kadar acı sözleriyle hurma ağacı gibi silkeleniyordu.
Bir kenara ilişti. Kabaran pişmanlık duygusu içini kemiriyordu.
-Şu demin okuduğunuzu görebilir miyim?
Fatıma, Taha suresinin yazılı olduğu sayfayı getirdi... Ömer, okudukça kendini
kaptırıyor; Kur'an-ı Kerim'in güzelliği O'nu içten içe etkiliyordu...
-"Göklerde, yeryüzünde, bunların arasında, toprağın altında olan her şey yüce
Allah'ındır!" Anlamındaki ayete gelince hayretini gizliyemedi.
-Fatıma! Bu kadar mahluk hep sizin ilahın mı?
-Elbette. Şüphen mi var?
-Halbuki bizim binbeşyüz tanrımz olduğu halde halde hiç birinin tek karış yeri
yok, diye mırıldandı. Ve ayeti okumaya devam etti:
-"Sen sözü ister açığa vur, işter gizle dur, birdir. Çünkü O Allah gizliyi de
gizlinin daha gizlisini de bilir. Ondan gayri tapacak ilah yokttur. En güzel
isimler O'nundur.
Taha suresinden sonra Hadid Suresi'nden bir miktar okudu:
-"Göklerde ve yerdekiler Allah'ı tesbih ve tenzih ederler. O, kudretiyle her
şeye üstün gelen bir aziz, hikmetiyle her yaptığını yerli yerinde yapan bir
Hakimdir. Göklerin ve yerin mülk ve tasarrufu O'nundur. Dirilten, öldüren, her
şeye gücü yeten O'dur. Evvel O'dur, ahir O'dur, zahir O'dur, batın O'dur, O, her
şeyi bilendir. Gökleri ve yeri altı devirde yaratan, sonra arş'ı hükmü altına
alan O'dur. O, yere gireni, yerden çıkanı, gökten ineni, göğe yükseleni
bilendir. nerede olursanız olun O sizinledir. Allah, bütün yaptıklarınızı
görendir. Göklerin ve yerin hükümranlığı O'nundur. Bütün işler ancak, Allah'a
döndürülür. Geceyi gündüze katar, gündüzü geceyi katar, O gönüllerdekini de
bilendir. Allah'a ve Peygamberine iman edin. Size varis ettiği şeylerden Allah
yolunda sarf edin. içinizden, iman edip de mallarını Allah yolunda sarf edenlere
büyük büyük mükafaat vardır. Peygamber, Rabbınıza iman etmeniz için hepinizi
davet edip dururken size ne ouyor ki Allah'a iman etmiyorsunuz. Halbuki O,
sizden iman edeceğiniz hususunda kesin söz de almıştır."
Ayetler üzerinde tefekkür eden Ömer:
-Bunlar ne güzel sözler. Daha şereflisi daha güzeli olamaz! der demez saklı
bulunduğu yerden heyecanla ortaya çıkan Habbab bin Eret:
-Müjde ya Ömer! Resulullah'ın ettiği dua inşallah senin hakkında kabul olur:
-Resulullah, dün gece "Allahım! İslamiyeti Ebül Hakem bin Hişamla veya Ömer bin
Hattabla kuvvetlendir" diye yalvardı... Allah Allah, şu işe bak ya Ömer, dedi...
Habbab'ın sevinçten yüzünde güller açıyrdu.
Etrafını saran Said, Fatıma, Habbab hep O anı; kelime-i şahadeti söyle
söyleyeceği zamanı bekliyorlardı. Ümidle doluydular. Ümidin havaya hakim olduğu
nadir anlardan biriydi... ağzının içine bakıyorlardı adeta. Vakit gelmişti; bunu
seziyorlardı... Ömer sordu:
-Peygamberi nerede bulabilirim?
...deminki katı adam gitmişti. Temiz bir yüz, cana yakın bir insan
konuşuyordu... Buna rağmen Fatıma yine de ihtiyatlı. Kadınlara mmahsus aşırı
duyarlıkla tedbiri elden bırakmıyor.
-O'na zarar vermiyeceğine bizi temin edersen yerini söyleriz.
-Yemin ederek söz veriyorum.
-Erkam'ın evinde; bir kısım sahabi ile birlikte.
-Habbab! Beni O'na götür müslüman olacağım!...
Bu ne hoş cümle böyle. Bu cümleyi duyan üç müslümanda engin ve anlatılmaz
sevinçler.
Bu saadeti tatdıran Allah'a hamd olsun.
Hazret-i Ömer'le Hazret-i Habbab, Darül Erkam'ın yolunu tutmuşken bu ufacık
İslam yurdunda bulunan mü'minler de "Kelime-i şahadeti bir kerecik olsun topluca
ve yüksek sesle küffara karşı haykırmadık. Yoksa bu bize nasıp olmayacak mı?"
diye dertleniyorlardı.
-Ya Resulullah! İzin ver dışarı çakıp Allah'ın ismini şu süfli cemiyete avaz
avaz haykıralım! Bu hasret içimizde kalmasın.
-Ey gönlü kırık müminler. Gam çekmeyin. Kalbinizi kavi tutun. O Allah ki İbrahim
aleyhisselamı Nemrud'un ateşinden koruyup orayı bir gül bahçesi yaptı, Musa
aleyhisselamı büyücülere galip getirdi, İsmail aleyhisselamın boynunu bıçağa
kestirmedi. Biz fukarayı da elbette düşman şerrinden saklayacaktır. Diyerek
arkadaşlarına cesaret verdi.
Kalblerde ümid menekşeleri tomurcuklanırken ellerini semaya açarak sözlerine
devam buyurdu:
-Ya ilahi, bu otuzdokuz garip sana iman etmiş ve can ve gönülden kul
olmuşlardır. Bunların gözyaşı ve gönül ateşleri hatırına bize acı, kafirlerden
koru ve şan ve şeref sahibi biri ile bu dine kuvvet ve bu biçare müslümanlarra
zafer nasip eyle.
Hemen o dakika Cebrail aleyhisselam geldi ve:
-Ey Allahın Resulü! Milletinin büyüklerinden birinin Müslüman olmasını
arzulamışsın. Hak Celle ve ala, duanı kabul ederek Ömer'i senin hizmetine verdi
ve bu din-i İslamı O'nunla güçlenddirdi. Dün gece bin melek "Ya Rabbi Ömer
İbni'l Hattabı şakiler defterinden silip saidler defterine al" diye
yalvarmışlardı. O, şimdi buraya geliyor, kendisini istikbal etmeye hazırlan,
dedi.
Cebrail'in cümlesi tamamlanmıştı ki kapı çalındı. Kapının aralığından bakan
Bilal-i Habeşi radıyallahü anh, kül gibi bir benizle geri çekildi. Zira Ömer
silahlı olarak kapıya dikilmişti. Ömer'in kapıya kadar sokulduğunu gören diğer
eshab da korktu. Çünkü O, öyle kolay altedilecek bir rakip değildi... Hazret-i
Hamza arkadaşlarını yüreklendirdi:
-Boşa telaşlanmayın; gelen nihayet bir kişi. İyi niyetle geldiyse hoş geldi.
maksadı kötüyse kılıcımla kafasını koparırım, dedi ve dışarı çıkarak Ömer'in
önüne dikildi.
-Ya Ömer! Biz Abdülmuttalip oğullarıyız. Demiri bile toz eder havayy
püskürtürüz! Allah Resulü'nün kılına dokundurtmayız. Bunu iyi bil ve adımını ona
göre at!
Konuşmaları içerden duyan Sevgili Peygabembirimiz, kapıya gelerek Hattaboğlu'nu
iltifatlarla karşılayıp kucakladı.resul aleyhisselam, Ömer'i öyle sıktı ki sanki
kemikleri birbirine geçti ve kılıcı yere düştü ve kendisi de efendimizin
heybetinden yere kapaklandı; ve yerinden doğruldu; Peygamber şehadeti ile
Müslüman oldu:
-Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühü ve resulühu.
Sevgili Peygamberimiz, o kadar memnun oldu ki; saadetinden tekbir getirme
özleminden kavrulanlar da tekbir getirdiler. muhteşem sada her tarafı çın çın
çınlattı... Bu günleri gösteren Allah'a şükürler olsun.
Peygamberimiz mecburiyetten önüne bakan Hazret-i Ömer radıyallahü anh'ın mübarek
başını öptüler... Darül Erkam, o sıcak yuva bayram yerine dönmüştü...
Bu kureyş ulusunun hidayete ermesi üzerine Cebrail aleyhisselam, Enfal suresinin
altmışdördöncü ayet-i kerimesini getirdi. "Ey Peygamberim! Sana yardımcı olarak
Allahü teala ve müminlerden izinde gidenler yetişir."
Hazret-i Ömer sordu:
-Kaç kişi olduk ya Resulallah?
-Seninle beraber kırk kişi...
-Ey Allah'ın Resulü; kafirler Lat ve Uzza'ya hiç bir şeyden çekinmeden
tapınırken; biz, Hak teala'ya ibadetimiz niçin gizli yapalım?
...dışarı çıktılar... Hedef Kabe. Kabe'de herkesin; Mekke'nin, Arabistan'ın ve
bütün cihanın gözü önünde saf saf namaza durulacak... Meydanlar selama dursun
dünya yeni bir oluşa sahne oluyor.
İşte yürüyorlar. Peygamberimizin sağında büyük dava arkadaşı Hazret-i Ebu Bekir,
solunda büyük kahraman Hazret-i Hamza, önünde mü'min doğup mü'min büyüyen
Hazret-i Ali, en önde yeni müslüman büyük sahabi Hazret-i Ömer ve bunları takip
eden eshab-i kiram radıyallahü anhüm ecmain.
Sert ve heybetli bir yürüyüş...
Müşrikler, Kabe'nin yanında oturmuş laflıyorlar. Ömer İbni'l Hattab'ı yalın
kılıç ve arkasında da müslümanları görünce bazıları sevindi:
-Gördünüz mü? dediler. Buna Hattaboğlu demişler. Gözünüz erkek görsün. Asileri
nasıl toplamış getiriyor... güneş ışıkları nurlu bir eli öper gibi İslama nice
büyük hizmetler yapacak olan kılıca narin bir öpücük kondurup geri uçuşuyor.
Şeytan zekalı Ebu Cehil'se durumu hemen kavradı. Öfke, ümitsizlik, hayal
kırıklığı içinde başını iki tarafa sallayarak sıkılmış dişlerinin arasında
hırladı:
-Maalesef hayır! Eğer dediğiniz gibi olsaydı Ömer arkada diğerleri önde olurdu.
Galiba o da düşmana iltihak etmiş. Yazık! Kaybımız büyük.
Bu sırada mü'minler yaklaşmıştı. Ebu Cehil koştu:
-Bu gelişin manası nedir ya Ömer, pek anlayamadık?...
Hazret-i Ömer, unutulmaz ihtarını yaptı. Allah düşmanlarının yüreğine korku
düşerken; mü'minlerin içine serin sular serpildi. Ses patlayan bir bora gibi;
yiğit olan karşısında dursun;
-Mü'minlere ilişenin kellesini uçururum. Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü
enne Muhammeden abdühu ve resulühu!!! Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki Ömer
İbni'l Hattabım. Karısını dul, çocuklarını yetim bırakmak isteyen şöyle
gelsin!!!
O gün müslümanlar ilk defa Kabe'de cemaatle namaz kıldılar... mbu ne kutlu
öğiedir böyle?
Namazdan sonra Hazret-i Ömer, Sevgili Peygambermize Kabe'nin içini gezdirdi.
Dört taraf putla dolu. Peygamberler Peygamberi, asası ile putları işaret ederek
ebedi hakikati ifade eden mübarek ayeti okudular:
-Hak gelince batıl gider. Batıl elbette gidecektir...