ÜÇ ÇETİN YIL
Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle yapıyorum.
Bir başkasının sözüyle bunu değiştiremem.
Büyük ve Kahraman Peygamber
Muhammed aleyhisselam
Hazret-i Hamza ve Hazret-i Ömer'in hak yola girmeleri ile İslamiyet kuvvet buldu
ve yayılma nisbeti arttı. Çığ büyüyor; sel çoğalıyordu. O deminki ışık, bir
güneş gibi çölün ucundan yükselmeye başlamıştı. Kureyş kafirleri, İslamiyetin
günden güne güçlenmesi karışısında hayli telaştalar... eğer bu yeni din, bu
süratle taraftar bulursa istikbal kendileri için karanlıktır. "Bu nasıl din ki
kureyş reislerine bir ayrıcalık da tanımıyor"...asıl bunu hazmedemiyorlar....
kureyş geleneğinde toplum aşiret ve kabilelere bölünmüş. Her aşiret ve kabilenin
bir reisi var. Hükümet eden bu "Reis" veya "bey" diyeceğimiz kimseler. Kur'an-ı
Kerim, bu düzeni kaldırıyor. üstelik ağa-bey-reis, avam herkes eşit. Reisler
buna şaşırıyor. Hafsalarına sığmıyor böyle bir şey. Bu yeni ve insana yakışan
hayat üslubunu içlerine sindiremiyorlar ama Muhammedi sistemin yayılmasını da
durduramıyorlar... Onlara göre Ebu talib, desteğini çekse bu pürüz kısa zamanda
kökünden kazınacaktır. Bundan ötürü Ebu Talib'in kapısındalar. Her mbiri
tutuşmuş dal parçası gibi alev alev..
Ey Ebu Talib, bizde sabır ve tahammül bitti. Bu fitneyi mutlaka ve mutlaka
bastıracağız. İşte sana iki teklif, dilediğini seçmekte serbestsin:
1- Ya Muhammedi bize teslim edersin layır olduğu cezayı veririz.
2- Veya mücadeleye hazır ol... sana yarın sabaha kadar müsade. Erkenden burada
olacağız.
Ebu Talib, gidenlerin ardından bir müddet dalgın baktıktan sonrra içeri girdi...
epeyi bir zaman düşündü. İş, hakitaten ciddiydi. Yeğenini rica etti. Sevgili
Peygamberimiz, Sallallahü aleyhi ve sellem, geldiğinde O'nu bir güzel karşıladı;
oturdular. Amcanın düşünceli olduğu hemen anlaşılıyordu. Dikkatli kelimelerle
söze başladı:
-Evaladım! Mümkün mertebe şunlara ilişme. Sen ısrar ettikçe onların düşmanlık
damarları kabarıyor. Mesela bildiğin gibi değil. benim reisliğim filan kar
etmiyor artık, iş çığırından çıkmak üzere.
Zayıf çıra loşluğundan doğan gölgeler Ebu Talib'in üzgün yüzünde derinleşip
kayboluyor. Efendimiz davet sebebini anlamıştı. Ama o Resulün taviz vermesi
mümkün mü? İlahi emri tebliğe memurdur ve bu tebliği her türlü şarta rağmen
devam edecektir.
Peygamberimiz, biraz da kırgın olarak cevap verdiler:
-Ben ne yapıyorsam Rabbimin emriyle yapıyorum. Başkasının sözüyle bunu
değiştiremem...
Ayağa kalkıp kapıya yönelmişti ki ihtiyar adamın kalbini yine pişmanlık
duyguları sardı. Bu mümtaz insanı incitmiş olmaktan korkuyordu...
-Aldırma; vazifene bak, dedi, ben hayatta olduğum müddetçe sana kimse el
süremiyecektir...
Sabah olup da Ebu Talib'den müsbet bir cevap alamayan islam düşmanları,
aralarında şu karara vardılar:
1- Müslümanlar, onları himaye eden Haşimoğulları ve Abdülmuttalib soyundan
bundan böyle kız alınmayacak ve onlara kız verilmeyecektir.
2- Bunlara yiyecek, giyecek, kullanacak hiç bir mal satılmayacak, hiç bir şey
satın alınmayacak ve hediye dahi verilmeyecektir.
3- Yukarıda sayılanlar düşmanımızdır. Bunların, Kureyş mahallelerinde bulunan
akrabalarını ziyaret etmelerine müsaade edilmeyecektir.
4- Muhammedilerin yapacağı her türlü barış teklifi reddedilecektir.
Bisetin yedinci senesi ve Muharrem ayının birinci günüydü. Müşrikler, saydıkları
şartları bağlayıcı bir ahdname haline getirerek kağıda geçirdiler. Toplandı
sekreterliğini Mansur bin İkrime Amir yaptı... Kararı kırk aşiret reisi
mühürleri ile tasdik ettikten sonra ahdname bir muhafaza sarıldı ve Kabe
duvarına asılarak yürülüğe kondu... Bundan böyle kimsenin karar dışına çıkması
mümkün değil.
Metni kaleme alan Mansur'un eline kısa bir zaman sonra felç indi. Şartlar,
müminler ve hatta Haşimilerle Abdülmuttalib oğulları için fevkalade hassadı.
Haberi alan Ebu Talib, derhal Müslümanlarla Haşimileri bir araya toplayarak
yardım istedi. Ebu Leheb'in dışında muhalefet eden yok. Ebu Leheb, İslama olan
düşmanlığından Ebu Talib tarafını terk ederek, Kureyş kafirlerine katıldı. Mekke
ikiye bölünmüştü... Peygamberimize destek olanlar Ebu Talib mahallesine
toplandılar. Hatta Kureyş mahhallesinde bulunan taraftar aileler bile Haşimi
kesime sığındı. Ebu Talib, eshab-ı kiramın yardımı ile Resulullah'ı meçhul bir
yere sakladı. Peygamberimiz, lüzum ettikçe izini kaybettirmek için yer
değiştiriyor.
Düşman, Şib-i Ebu Talib/Ebu Talib mahallesini kuşatma altına aldı... Bölgenin
dışına çıkan bir mümini yakalayınca O'na esir muamelesi yaparak işkence
ediyorlar. Abluka altındaki insanlar, Hac mevsimi dışında, şehre inemiyor. Hac
günlerinde de azgın din düşmanları, uzak yollara çıkarak gelen kervanların önünü
kesip "Muhammedilerle destekçilerine mal satan olursa kervanını yağma ederiz ona
göre" diye tehdit ederek korkutuyor; yine netice alamayınca mallarına yüksek
fiyatalar vererek rakamları şişriyorlardı...
Ebu Talib mahallesi yokluk ve açlık diyarı olmuştu... Çocuk ağlamalarından
durulmuyor...merhamete gelerek bir parça yiyecek getiren bir kureyşli
yakalanınca dayaktan geçiriliyor. Sevgili Peygamberimiz, Hazret-i Hadice
annemiz, Hazret-i Ebu Bekr, bütün mallarını müminler için harcadılar.Başa bir
imkan kalmayınca bu kahraman müminler ot ve ağaç yaprağı bile yediler.
Peygamberimiz ve eshab-ı kiram açlıklarını bastırmak için karınlarına taş
bağlıyorlar.
Günler, aylar geçti kuşatma kaldırılmadı...
düşmandan çekinmeden serbestçe dolaşabilenler yalnızca Hazret-i Hamza, Hazret-i
Ömer ve Hazret-i Ebu Bekir. Bu mübarek insanlara da diş gösteriyorlar ama
ısırmaya güçleri yetmiyor. Hatta Ebu Bekir istediği yerde namaz kılıyor ve
müsait olanlarını gizlice imana çağırıyor. Bunların haricindeki diğer müminlerin
vaziyeti git gide kötüleşmekte. Bu yüzden Resulullah, sekseni erkek, onu kadın
doksan kişinin daha Habeşistan'a göçmelerine için verdi...
Bu doksan müslüman, bin bir tehlikeyi göze alarak gayet gizli bir şekilde
Mekke'den ayrılıp Habeşistan'a vardılar.. Bir gurup müminin daha Arabistan'dan
çıktığını öğrenen islam düşmanları öfkeden küplere bindi. Ne varki güvercinler
bir kere hür ufuklara kanat çırpmıştı; yılan istediği kadar kıvranıp dursun.
Muhacirlerin emirliğini Cafer bin Ebi Talib, radıyallahü anh, yapıyor. Kureyş
kafirleri, Habeş Hükümdarı Necaşiye temsilci yollayarak "asi"leri isteye karar
verdiler. İki kişi gidecekti; Amr bin As ve Abdullah bin Ebi Rebia. Necaşi ile
devlet erkanı ve din adamlarına nadide hediyeler hazırlayarak sefirlere teslim
edildi ve:
-Önce din adamı ve yüsek dereceli memurlara götürdüklerinizi takdim ediniz.
Böylece Melik'le görüşme ve maruzatın gerçekleşmesi hususunda yardımlarını rica
edebilirsiniz; bilahere Hükümdara hediyelerini takdim edeceksiniz. Necaşi ile
mültecileri görüştürmemeye bilhassa dikkat etmelisiniz, diye güngörmüş
ihtiyarları akıl verdiler..
Amr bin As ve Abdullah bin Ebi Rebia Habeşistan'a vardıklarında kendilerine
tenbih edilenleri harfiyen uyguladılar. Evvela yüksek dereceli memurlarla,
sarayda görevli din adamları hediyelerle kendi yanlarına çekildi. Sonra bunların
yardımı ile Kureyş elçileri Necaşi tarafından huzura kabul edildiler.
Kureyşliler, secde ettikten sonra armağanları takdim ettiler ve ziyaret
maksatlarını die getirdiler:
-Aziz majesteleri.. Memleketimizden bir kısım kadın ve erkeğin kaçarak
devletinize geldiği yüksek malumlarınızdır. Bu asiler, bizim dinimizden
çıktıkları gibi sizin dininize de girmemişlerdir. Kendi aralarında bir din
uydurup ikilik çıkardılar. Bizi size arapların en seçkin insanları yolladı.
Ricaları suçluları iade etmenizdir. Devletinizden de nifak ve huzursuzluk
çıkarmalarından endişeliyiz. Bize yeter miktarda asker verirseniz isyancıları
alarak geri döneceğiz. Maruzatımız bundan ibarettir.
Necaşi, "Ne diyorsunuz" manasına patriklere baktı. Onlar:
-İade etmelisiniz, dediler.
Hükümdar sinirlendi:
-Devletime sığınan insanlar, siyasi suçlulardır. Onların da fikrini almak lazım.
Buraya çağırıp iki tarafı da dinleyelim. Eğer diplomatların bu iddia ve
ithamlarına karşı inandırıcı bir müdafaa yapamazlarsa ülkemde bocguncu meşrep
insan tutamayacağımdan onları araplara geri veririz. Ama üstlerine atılan şu
suçlamaları çürütürlerse burada dilediklerigibi yaşarlar, buna kimse mani
olamaz, dedi ve arap elçilerine döndü:
-Siz muhterem sefir hazretleri söyler misiniz bu uydurma dediğiniz dinin
Peygamberi kimdir?
-Muhammed, dediler...
Zeki ve akıllı Hükümdar, durdu ve düşünmeye başladı. Son bir dinin
vahyedileceğini; ahir zaman nebisinin bu isimde olacağını, milletinin onu
yaşadığı beldeden hicret etme zorunda bırakacağını biliyordu.. demek ki son
Peygamber zuhur etmişti.
Anladıklarını hiç belli etmedi.
-Evet az evvel dediğim gibi en güzeli onları da buraya çağıralım; yüzleşin!
Bakalım bizi kim ikna edecek?
Melikin emri ile çilekeş mümineri de huzura getirdiler.. Her biri bir vakar
timsali. Eğilmediler ve secde etmediler. Hükümdarı sadece ve nazikçe Allah'ın
selamı ile selamladılar.
Tahtında oturan Necaşi sordu:
-Şu elçiler huzuruma girdiklerinde yeri öperek saygılarını sundukları halde siz
sözle selam verdiniz bunun sebebi nedir? Halbuki onlar da siz de aynı
millettensiniz.
Cafer radıyallahü anh:
-Biz müslümanız! Bizim dinimizde insan, insanın önünde eğilmez, insan insana
secde edemez. İtikadımıza göre böyle mbir hareket haramıdır.
Peygamberimiz "secde yalnız ve ancak Allah'a mahsustur" ölçüsünü koymuştur. Biz
bu ölçünün dışına çıkamayız. Ancak hareketimiz hazretlerine saygısızlık şeklinde
tefsir edilmemeli. Çünkü biz, zatı devletilerini Allah'ın selamı ile selamladık.
biz müminler birbirimizi de bu kelimelerle selamlar ız.Cenne†tekilerin
selamlaşmasınında bu şekilde olduğunu Peygamber efendimiz haber veriyor.Bu
bakımdan Allah'tan gayrısına secde etmekten yine Allah'a sığınırız,dedi.
veciz konuşmayı Necaşi de divandakilerde büyük bir dikkatle
dinliyorlardı.Hükümdar:
-Pekala...sorduklarıma cevap veriniz.Buraya niçin geldiniz;tüccar
değilsiniz,bizden bir şey de istemiyorsunuz;bu elçiler sizi neden geri götürmek
istiyorlar?
-Devletlim,lütfen şu adamlara sorunuz.biz sahibinin yanından firar etmiş
kölelermiyiz ki bizi yakalayıp efendilerimize iade edecekler...
Necaşi Amr bin As'a döndü:
-Bunlar köle mi,hür mü?
-Hür insanlar efendimiz!
Hazreti Cafer:
-Şu adamlara sorunuz;biz,herhangi bir kimsenin
kanını mı döktük bizi götürüp kan sahibine teslim edecekler?
Necaşi:
-Bunlar katil mi?
-Hayır!
Cafer radıyallahü anh:
-Hükümdarım,şu adamlara sorunuz ki biz birinin
malını mı elinden aldık da bizi hak sahibine götürecekler...
Necaşi:
-Ey Amr! Mülteciler, hırsızlık veya gasp veya talan gibi bir cürüm ika ettiler
mi? Şayet bunların bir borcu varsa miktarı ne olursa olsun ben ödeyeceğim.
-Hayır; ne sayılan suçları ne borçları var...
Büyük kabul salonunda hiç bir şey kımıldamıyor, hiç bir hareket yapılmıyor; en
keskin dikkatlerle konuşmalar dinleniyor. Kelimeler karanlık gecede uçuşan
kıvılcımlar gibi havada savrulup diğer tarafa düşüyordu...
Necaşi gürledi:
-Öyleyse, siz bu insanlardan ne istersiniz?
-Biz ve onlar aynnı dindeydik. Yolumuzu bırakarak Muhammed'e tabi oldular,
dinimize ve milletimize isyam ettiler. Bu yüzden cezalandırılmaları lazım. Onlar
suçlu. Kureyş onların cezasını verecek.
Necaşi:
-İnsanların ellerine kelepçe ayaklarına zincir vurulabilir ama vicdanları nasıl
kilitlenir, imanlarına nasıl hükmedilir. Zorla, zorbalıkla insanları kendiniz
gibi inandıramazsınız. Siz, mazlum kimselere tahakküm etmek istiyorsunuz!!! Buna
müsaade etemem!!! dedi.
Müşrikler feci bir meydan dayağı yemiş gibi oldular. Hükümdar tebessüm ederek
müminlere döndü.
-Ey Cafer, dininizi niçin terk ettiniz. Ecdadınızın dininden ayrılmış fakat
hıristiyan da olmamışsınız. Dininden ayrılmış fakat hırıstiyan da olmamışsınız.
İman ettiğiniz din nasıl bir şey?
-Hükümdarım. Biz cahil insanlardık. Heykellere tapar, leş yer, elmas yüzlü
çocuklarını zerer kadar acımadan diri diri toprağa gömer, akrabalarımızla
alakamızı keser, komşularımıza kötü davranı, kuvvetli olanlarımız zayıfları ezer
ve merhamet nedir bilemezdik... Peygamberimmizin tebliğine kadar bu hal üzre
devam ettik. Bu dinin ismi islamiyettir. Dinimizde heykellere tapmak, yalan
söylemek, adam öldürmek, yetim malı yemek, iftira atmak haramdır. İslamiyet
ana-babaya hürmetkar olmayı, akrabayla iyi geçinmeyi, komşuya hürrmet etmeyi,
evlatlar arasında kız-erkek farakı gözetmemeyi ve daha nice güzel şeyleri emir
buyurmaktadır. Mbunların hepsini şurada saymak uzun zaman alacağından sıralamak
oldukça zor.
Kısacası biz, kitabımız Kur'an-ı kerim'in ve yüce Peygamberin yapınız
dediklerini yapmaya, yapmayınız buyurduklarından uzak durmaya başladık. Ve
ibaedetlerin en büyüğü namazla şereflendik. Namazla kul ve insan olma şuurunu
idrak ettik. Bu sebeple bu putperestler, biz hak dini mensuplarına düşman oldu
ve akıl almaz kötülüklere başladılar. Bizleri islamiyetten dördürmek için
zalimce işkenceler yaptılar. Aç bırakmak için müslümanları ablukaya alarak
onların başka insanlarla görüşmelerini, alış veriş yapmalarını yasakladılar. Şu
gün bile yalnız yakaladıkları müminlere yine gaddarca işkence yapıyorlar. Aç
bırakarak dize getirmek için başlattıkları kuşatma aylar geçtiği halde yine
sürüyor.. Bir yolunu bularak dinimiz uğruna yurdumuzu yuvamızı terk edip ülkene
ve adaletine sığındık. Eğer bizi onlara teslim ederseniz işkence ede ede
öldürecekler!..
Mübarek sahabi terlemiş yanakları al al olmuştu.
-Pekala o bahsettiğin Kur'an'dan biraz okur musun? Bakalım ne diyor...
Cafer, radıyallahü anh, hazretleri uhrevi bir hava ile Meryem suresini okumaya
başladı. Kudsi ve muhteşem ayetler ruhlarda yankılanıp gönüllere akıyordu...
Hükümdarın gözlerinden boşanan yaşların süzülüp sakalını bulduğu görülüyor. Din
adamları da sessizce ağlamaya başladılar.
Necaşi:
-Kainatın en güzel sözleri... daha oku, devam et...
Cafer bin Ebi Talip biraz da Kehf suresinden okudu...
Melik Necaşi, mecliste olanlara hitaben:
-Hiç şüpheniz olmasın ki bu yeni dinle eski hak dinler, aynı kandilden yükselen
ışıklar gibi; aralarında ancak bir kıl kadar fark var. Musa ve İsa Peygamberler
de aynı hakikati söylüyorlardı, dedi ve Müslümanlara döndü:
-Sizi kutlarım! Yolunda olduğunuz nebinin Hak Peygamber olduğuna ben de iman
ediyorum. Meryem oğlu İsa da O'nu haber veriyordu. Mümkün olsaydı gider
hizmetine girer, ayaklarını yıkarım... ülkemin istediğiniz yerinde dilediğiniz
şekilde hür ve huzur içinde yaşayınız, diye güleç yüzü ile onları tebrik
ettikten sonra bu defa elçilere hitap etti:
-Getirdiğiniz hediye kılıklı rüşvetinizi de alarak buradan çıkınız!!!
Doksan kışı rahat bir nefes aldılar; ılık bir gülümseme yüzlerini yumuşattı;
Necaşi'ye dua ve teşekkür ederek huzurdan ayrıldılar.
........
Doksan müslüman, hürriyete kavuşurken Mekke'de neler oluyordu?
Ebu Talib mahallesi'nin etrafındaki kuşatma çemberi kuş uçurtmuyor. Mü'minler
büyük imtihandalar...
İnsafdan nasipli olan bazı kureyşlilerin vicdanlarında bir şeyler kıpırdıyor.
"Böyle şey mi olur... senin gibi inanmıyor diye aç bırakarak ceza vermek de ne
demek?" Hakim bin Hüzzam da böyle düşünüyor. Bu düşüncenin dürtmesi ile bir
yolunu bulup akrabalarına bir yük gıda maddesi gönderdi. Yiyecek yerini buldu
ama Ebu Cehil, olanı duymuştu. Hakim'in kapısında. Kıracak gibi yumrukluyor:
-Hakim bin Hüzzam! Çabuk dışarı çık!..
Hakim, kapıya geldiğinde hakaretin bini bir para. Ebu Cehil kudurmuş gibi. Boyun
damarları şişe şişe bağırıyor:
-Sen hainsin! Ahdnameye ihanet ettin. Asilere nasıl yiyecek yollarsın? İki yüzlü
yalancı. Seni meydan yerine götürüp herkesi yüzüne tükürteceğim!!! Keza, Ebu
Bühter bin Hişam da bir müddettir vicdan rahatsızlığı duyanlardan.
Ebu Cehil, Hakim'e yüklendikçe yüklenirken Ebül Bühter de onları seyrediyor...
Mütecaviz adamı dinledi, dinledi ve bir an geldi ki Hakim'in cevap vermesine
fırsat kalmadan eline geçirdiği bir odunu kuduz kafirin kafasına indirdi:
-Yetti be, dedi, sen ne merhamet fukarası bir canavarmışsın! Adamın suçu ne;
nihayet akrabasına iki lokma yiyecek göndermiş. Akrabalarımızla görüşmeye mani
olamazsın anladın mı?
O sırada Hazret-i Hamza oradan geçiyordu. Ebu Cehil'in kafasına odun yediğini
görmüştü. Bunu fark eden kibir putu, mahvoldu ve pancar gibi bir suratla defolup
gitti...
Bu çetin günlerde Haşimoğullarına yiyecek gönderenlerden biri de Hişam İbni
Ömer. Bunun da içine merhamet nurundan kıvılcımlar düşmüş. Abluka altındaki
bölgeye bir gece üç yük yiyecek kaçırdığı haber alınınca müşrikler Hişam'a ağır
bir meydan dayağı attılar... ve!
-Bir daha böyle bir alçaklık yaparsan seni öldürürüz, bunu iyi bil!
.. diyerek onu olduğu yerde bırakıp dağıldılar. Ama adamın içine bir kere nur
kıvılcımı düşmüş bulunuyor. Bir sonraki gece de iki yük yiyecek kaçırdı...
Kureyşliler bunu da haber aldılar ve Hişam bin Ömer'i şiddetle cezalandırmak
için peşine düştüler.Lakin onlara Ebu Süfyan mani oldu...
-Olmaz dedi, bu kadarı fazla! İzinde olduğunuz insanın kabahati ne? Akrabasına
acımak. Acı ya! Buna nasıl engel olursunuz. Hişam'ın kılına ilişen boyununu
kılıcıma sürmüş olur! Bunu böyle bilin! dedi... Kalabalık homurdana homurdana
çözülüp dağıldı...
Rabbimiz bir iyiliği karşılıksız bırakır mı? Hele o iyilik Resulü ile çilekeş
ilk müslümanlara yapılıyorsa... Hakim bin Hüzzam, Ebül Bühter bin Hişam ve Ebu
Süfyan, duydukları o vicdan sızıları sebebiyle daha sonra islamla şereflendiler.
......
Sıkıntı, sıkıntı sıkıntı,
Yiyecek, giyecek sıkıntısı had safhada kuşatma üçüncü yıla girdi. N'olacak, bu
işin sonu nereye varacak? Bu suali sadece muhasara altındaki mümin veya
Haşimller değil bazı Kureyşliler dekendi kendine sorup derinden derine rahatsız
olmaktadır. "Ahdname" dedikleri Kabe duvarına asılı şu paçavra artık yırtılıp
atılmalıdır. Bu kadar da zulüm olmaz. Bu anlaşma insanı insanın kurdu
yapmıştır... Hişam bin Ömer bin Haris, bu kağıdı yırtmak için bir müddettir
kendi kendine fikirler yürütüp, planlar kuruyor.
Bir gün Zübeyr bin Umeyye! Mahzumi'ye geldi ve düşüncesini ona açtı.
-Ey Zübeyr! Senin vicdanın hiç sızlanmıyor mu?
Bak sen bolluk içinde yüzüyorsun. Oradaki halaların ne halde? Bir tas çormaya,
bir eski entariye muhtaç duruma geldiler. şu Ebu Cehil'in ettiği doğru mu?
Bunu içine sindirebiliyor musun?
Zübeyr, onu keskin bir dikkatle dinliyordu.
-Doğru dedi, bu insanlık değil. Şayet bana yardım eden olursa o ahdi bozmaya
çalışırım.
-Ben hazırım.
-İki kişi az olur. Bir kişi aha bulaz mısın?
Bunun üzerine Hişam, Nevfel bin Abdi Menaf'a gitti; ve:
-Manzara seni rahatsız etmiyor mu? Bak şu gün bir kısım Abdi menaf evladı açlığa
mahkum edilmiş ölümleri bekleniyor. Sen ne yapıyorsun? Hiç.
-Ama ben yalnız bir insanım ne yapabilirim ki?
-Hayır yalnız değilsin! Zübeyr de var. böylece üç kişi oluyoruz, dedi...
Daha sonra bu üç kişiye iki kişi daha eklendi: Ebül Bühteri ile Abdülmuttalib
bin Abdülaziz. Bu beş kişi önce kafa kafaya verip stratejiyi bir güzel
çizdiler... Ertesi gün Kureyşlilerin en kalabalık olduğu saatte Zübeyr, onlara
seslenerek kendilerini sarıp tesir altına almaya çalışırken gönül birliği ettiği
diğer dört arkadaşı meclisin dört ayrı noktasında bulunacak ve buradan yüksek
sesle Zübey'e destek vereceklerdi.... Böylece toplum psikolojik bakımdan
hakimiyet altına alınarak hedef alınan maksada doğru yönlendirilecek.
Öyle yapıldı. Beklenen günde Kabe'nin önü. Kureyş'in en kalabalık olduğu
saatler... Birden bir ses:
Ey Mekkeliler!!!
Bütün başlar sesin geldiği tarafa çevrili ve bütün gözler sesin sahibini arıyor.
Zübeyr, yüksek bir yere çıkmış ateşli nutkunu veriyor:
-Bir düşünün! Biz refah içinde yüzerken akrabamız olan insanlar muhasara altında
açlıktan neredeyse kırılır duruma geldiler. Onlar tam üç senedir her varlıktan
mahrum halde sıkıntıları göğüslüyorlar. Çocukların ne suçu var? Onlar bile
çekiyor. bu ağır zulüm artık bitmeli.. bu hata düzelmeli. Ve ben bunu
düzelteceğim. "Ahdname" dediğmiz zalim paçavrayı Kabe duvarından alıp parça
parça atmeden, bu kararın yürülüğüne son vermeden buradan ayrılmayacağım.
Ebu Cehil, cırtlak sesi ile bakışları kendine çekti:
-Yalan! Yalan söylüyorsun!
-Sen yalan diyorsun! Biz zaten o anlaşmaya ta o günden muhaliftik, baskı altında
evet dedik!..
-Asla! Asla! Ahdnameyi istemiyoruz.
-Ona uymayacağız.
Zübeyr'in arkadaşları dört taraftan Ebu Cehil'e cevap yetiştiriyorlardı...
Halkdan beklenen sesler yükselmeye başladı:
-Doğru! Bıktık bu işten. Öz akrabalarımızı kendi ellerimizle esir aldık; baskı
altında inletiyoruz.
Bir anda herkes sustu. Ebu Talip, onlara hitap ediyordu:
-Ahdnameyi bana getirin?
..............
Ebu Talip, ahdnameyi ne yapacak, neden istiyor? Kabe önüde deminki tartışmalar
olurken Cebrail aleyhisselam, Sevgili Peygamberimiz'e gelerek bahsi geçen
ahdnamenin bir güve tarafınndan yendiğini; sağlam olarak sadece "Allah" yazılı
olan kısmın kaldığını haber vermişti. Resulullah müjdeyi amcasına duyurdu. Ebu
Talip şaşırdır:
Ama, dedi, böyle bir şey varsa sen bunu nereden biliyorsun. Bizim dışarı ile hiç
bir irtibatımız yok ki ne biz dışarı çıkabiliyoruz, ne gelen var?
-Cebrail'den öğrendim, buyurdular.
-Sen yalan söylemezsin, diyerek yeğeninin yanından ayrılıp ahdnamenin asılı
olduğu duvar dibine geldiğinde münakaşanın bu konuda olduğunu görmüş ve işte o
zaman onu istemişti.
Bazıları ümide kapıldı.
-Yeğenini teslim etmeye geldin değil mi? O ölmeden bu ikiliğin bitmesi imkansız.
Ebu Talib:
-Ey Kureyş şu anlaşmayı siz kaleme aldınız ve yine siz mühürlediniz değil mi?
-Evet biz yadık; reislerimiz mühürleri ile tasdik etti...
-Yeğenim, bir böceğin anlaşma metnini yediğini, sadece "Allah" yazılı olan
kısmın sağlam kaldığını söyledi. Ben doğru söylediğine inanıyorum. Buna rağmen
kağıt sağlamsa O'nu size getireceğim. Şayet dediği olmuşsa ahdnamenin hükmü
kalmasın diyorum razı masınız?
Topluluğun önüüleri bir taraftan merdiven kurarak ahdnameye uzanırken bir
taraftan da Ebu Talib'in dedikleri ile inceden inceye alay ediyorlardı.
-Böcek, kağıdı yiyecekmiş ama Allah isminin geçtiği yerden korkup orayı öylece
bırakacakmış. ne hayal ya! Bunu diyen şiir yazsa bari!
Bu gevezeliği yapan lafını bitirdiğinde ahdnameyi aşağı indirmişti... Herkes
merakla başına toplandı.
Muhafaza açıldı ki doğru. Ebu Talib'in haberi aynen vaki! herkes şaşkınlık
içinde:
-Aaa! Hayret, imkansız birşey bu...
Ebu Cehil vaziyeti toparlamaya çalıştı.
-Heyret edecek ne var?! Büyü işte anlamıyor musunuz? Benzerlerine kaç kere şahit
olduk? Bu da onlardan biri. Hadi Herkes dağlıp işine baksın.
-İşine baksınmış! Hayır. Bu paçavranın kalanı da yırtılmadan; andlaşma
yürürlükten kaldırılmadan bir yere gitmeyeceğiz.
-Evet arkadaşlar! Bu iş buraya kadar gider! Akrabamız kuşatma altında bitti
artık.
-Böyle bir ahdi istemiyoruz, bu anlaşmaya razı değiliz!..
Bu sesler, Zübeyr ve dört arkadaşına aitti.
Kureyş'in çoğunluğu onlara katıldı. Kağıdı paramparça ettikten sonra kuşatma
hattına saldırarak çemberi yardılar... Kimse itiraz edemedi. Zira itiraz, bir
isyan; büyük bir iç kavgaya sebep olacak ve belki de müminleri çoğaltacaktı.
Bisetin onuncu yılına girerken müslümanlar, üstün bir sabır ve metanetle açlık
ve yokluk imtihanını da vermiş oluyorlar...