EBU TALİB'İN ÖLÜMÜ
O hüzünlü Peygambere
Selât ve Selam Olsun
Ebu Talib Hasta.
O'nun hastalığı, evde her şeyi değiştirmişti. Mekke Reisinin cıvıl cıvıl
konağında şimdi dudaklar kilitli gibi. Herkes suskun ve düşünceli. Konuşan,
dillerden çok gidip- gelen ayaklar, alıp-veren eller bakışıp anlaşan gözlerdir.
Evet; Ebu Talib hasta...
Seksenyedilik ihtiyar çınarın bu defa yenik düşeceği belli....bir fazla söz,
yüksekçe söylenecek bir kelime, sanki havanın tılsımını bozacak ve sanki bu
yüzden ölüm çabuklaşacaktır.
Varlığı, her şeye hakimiyet ve tesiri öyle tabiileşmiş kihayatı O'nsuz düşünmek
evdekileri korkulu ürpertilere itiyor...
Ebu Talib'den mahrum bir hayattan endişe eden sadece oğlu, kızı, hanımı, gelini
değil...daha başkaları da aynı kaygıyı yaşıyor.
...Hamza müslüman oldu. Ömer de müslüman oldu. Her gün yeni yeni insanlar
müslüman oluyor. Çoğalıyorlar, büyüyorlar, güçleniyorlar. Ebu Talib'in yokluğu
yarısı müslüman, öbür yarısı eski yolunda yürüyen toplumu gırtlak gırtlağa
getirebilir. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler uzak değil.
Şu ahled herkes yoluna gitmeli. Barış esas olsun ve herkes dilediğince inanıp
yaşasın. İki tarafı da bağlayıcı böyle bir sulhü kim kurabilir? Ancak Ebu Talib.
Aralarında Ebu Cehil'in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın evindeler:
-Geçmiş olsun ya Eba Talib! Sen bizim ulumuzsun. Ölüm döşeğinde bulunman
cümlemizi korkulara sevk ediyor. İstikbalden ürküyoruz. Yeğeninle aramızdaki
ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. O'nu da buraya çağır; hakem
ol; aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna, biz kendi yolumuza
gidelim.
Başı yastığa gömülü olarak yer yatağında misafirleri dikkatle dinleyen Ebu
Talib, tane tane konuşarak şunları söyledi:
-Muhammed, emin insan. Hakikate muhalif bir şeyi O'nda bulamazsınız. Benim size
yapacağım bütün nasihatleri fazlası ile diyecek olan O'dur. Muhammed'i inkar
eden sadece lisandır. Vİcdanın reddiyse imkansız. Söylediklerinin akla aykırı
yanı yoktur. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin fakirleri,
kimsesizleri, köylüleri sür'atle O'na bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da
müslüman olacak. Kureyş'in O'na tabu olmayan kibarları, seçkinleri, zenginleri
rezil olup sürünecekler. Sağ kalırsam yeğenimi bütün tehlikelerden korumayı
sürdüreceğim. Tevsiyem o ki siz Muhammed'e sahip çıkınız!...
...dedi ve bir yakının Sevgili Peygamberimize yollayarak istetti.
Büyük Peygamber, içeri girince emcasına giderek yanıbaşına oturdu. Müteessir
olduğu mahzun yüzünden anlaşılıyordu. Bu kadar iyiliğini gördüğü bir insanın
imandan mahrum olarak beka alemine göçme ihtimali O'nu elemlere gark ediyordu.
Güzel ahlakı en büyük mucizelerinden biri olan Allah Resulünün oturuşu, susuşu,
bakışı bile kibar, ölçülü, vakurdu...
Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan mezua
girdi:
-Gördüğün gibi senin baş düşmanların ve kavmimizin beyleri buradalar... Benden
sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple "Sen hayatta
iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul; herkes kendi dininde kalsın; taraflar
yekdiğerine müdahale etmesin" teklifini yapıyorlar. "Hakem ol; vereceğimizi
verelim, alacağımızı alalım" diyorlar...
Bütün dikkatler O'nda toplanmıştı. Ebu Talip, nefes ala ala konuşurken her şey
susmuş ve herkes beklemeye durmuştu.
"Peygamber, muahede teklifine acaba ne diyecek?"; kafalarındaki soru bu...
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem:
-Mümkün, dedi. Onların benden almalarını istediğim sadece bir cümle. Eğer bu
cümleyi kabullenirlerse araba ve arap olmayana hakim olurlar.
Ebu Talib hayretle sordu:
-Hepsi bir cümle mi?
-Evet bir cümle!
Ebu Cehil atıldı;
-Aman şunu söyle; biz ona on cümle daha ilave edelim.
Herkes merakla yeni dinin sahibine bakıyordu. Sevgili Peygamberimiz, barış şartı
olan tek maddeyi açıkladı:
-"La ilahe illallah" diyerek; Allah'a ibadet edecek, putlardan vazgeçeceksiniz.
Müşriklerin başından bir kazan kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ellerini dizlerine
veya birbirine vurarak:
-Ey Muhammed! Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın? Şaşılacak şey!...
Bir de ümid vadederek olmayacak bir teklifle bizi oyalıyorsun, dediler.
Ebu Talib, sulhün akdedilmemesinden mahzun olmalı ki bir süre sustu ve sonra
Peygamberimize hitap etti:
-Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün şeyler söyledin...
Amcasının bu konuşması Peygamber aleyhisselamı sevindirdi.
-Amcacığım öyleyse sen "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" de. Dedi ki
kıyamet günü şefaatçin olabileyim, dedi ve ısrarla ayın sözü tekrarladı.
Ebu Talib, bu ısrar karşısında:
-Eğer "Yaşlandı da bunayarak müslüman oldu" veya "Ölümden korktuğu için Müslüman
oldu" demeseler didine girerdim. Ama böyle demelerinden korkarım. O'nun için
Kelime-i tevhidi söylemiyeceğim, dedi.
Peygamberimiz, büyük yardım ve himayesini gördüğü fedakarlıklarını hiç bir zaman
unutamaycağı Ebu Talib'in ebedi felakete düşmesinden son derece üzülüyordu. Bu
yüzden telkine devam etti...hasta az sonra daha da ağırlaşmıştı. Sevgili
Peygamberimiz, ölüm döşeğindeki şu ahiret yolcusunu bir kere daha imana çağırdı:
-Amcacığım "La ilahe illallah" de mahşerde mü'min olduğuna şahid ve şefaatçi
olayım.
Ebu Cehil ve Abdullah bin Ebu Umeyye araya girdi:
-Ey Ebu Talib yoksa milletinin dininden vaz mı geçeceksin?
Cümleyi bir ihtar, kınama alay üslubu ile söyleyerek Ebu Talib'in gururunu
tahrik ettiler.
Buna rağmen mazdarip ve muazzez yeğeni çırpınıyor; ama, diğerleri de Ebu
Talib'in nefsini körüklemeye devam ediyorlar...
Bahtsız Ebu Talib yeğeni ile müşrikleri bir el hareketi ile susturdu ve nihai
kararını açıkladı:
-Boşuna yorulmayın! Ben eski dinim üzre öleceğim. Millitemin yolundan ayrılamam.
Muhammedi olursam Kureyş kadınlarının "elinde büyüttüğü birine tabi oldu" diye
arkamdan gülmelerine korkarım!... Şu var ki seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.
İncinmeni istemem. Bunlar, benden sonra sana eziyeti arttırabilirler. Bu sebeple
Tai'e, dayın Neccaroğulları'na git...
Allah Resulü
-Ey amca şunu iyi bil ki, Allah tarafından men olununcaya kadar affın için dua
edeceğim, karşılığını verdi.
Az sonra Ebu Talib, bir şeyler mırıldanarak öldü. O, bir şeyler mırıldanırken
Abbas kulağını kardeşinin ağzına götürmüş ve Sevgili Peygamberimiz'e "dediğin
kelimeyi söyledi" haberini vermişti...ancak, Resulullah bunu "ben işitmedim"
diyerek reddetti. Üstelik Abbas henüz müslüman olmadığı için şahadeti makbul
değil...
O'nun seksenyedi yaşında göç ettiği gün, aziz Peygamberimiz, kırkdokuz yaşından
sekiz ay onbir gün almışlardı.
Amcasının böyle gayri müslim olarak dünyasını değiştirmesi inceler incesi
rahmeten lilalemin'i büyük kederlere sürükledi... Ve evine kapanarak Rabbine
yalvarmaya başladı...bunu gören eshabı kiram da evlerinden çıkmayarak kendi
geçmişlerinin affı için gözyaşı döker oldular.
Fakat, Cenab-ı Hak buna razı değil.
Önce Tevbe Suresi yüzonüçüncü ayeti kerimesi gelerek bu hal yasaklandı:
-Peygambere ve diğer müminlere müşrikler için mağfiret talep etmek yoktur.
Sonra da Allahü teala, Kasas Suresi ellialtıncı ayeti kerimesi ile habibine
seslendi:
-Muhakkak ki sen sevdiğin kimseye hidayet edemezsin; ancak Allah, dilediğine
hidayet eder.
Eshabı Kiram soruyor:
-Ya Resulallah! Ebu Talib'in zat-ı alinize şu kadar hizmeti oldu. Bu
hizmetlernin yararını hiç göremeyecek mi?
-Evet, faydasını gördü. Ben O'nu cehennemin derin yerlerinde buldum; daha serin
bir yere çıkardım, ateş, amcamın sadece topuğuna kadar çıkabilmekte.
ebu talib'in ölümü
O hüzünlü Peygambere
Selât ve Selam Olsun
Ebu Talib Hasta.
O'nun hastalğı, evde her şeyi değiştirmişti. Mekke Reisinin cıvıl cıvıl
konağında şimdi dudaklar kilitli gibi. Herkes suskun ve düşünceli. Konuşan,
dillerden çok gidip- gelen ayaklar, alıp-veren eller bakışıp anlaşan gözlerdir.
Evet; Ebu Talib hasta...
Seksenyedilik ihtiyar çınarın bu defa yenik düşeceği belli....bir fazla söz,
yüksekçe söylenecek bir kelime, sanki havanın tılsımını bozacak ve sanki bu
yüzden ölüm çabuklaşacaktır.
Varlığı, her şeye hakimiyet ve tesiri öyle tabiileşmiş kihayatı O'nsuz düşünmek
evdekileri korkulu ürpertilere itiyor...
Ebu Talib'den mahrum bir hayattan endişe eden sadece oğlu, kızı, hanımı, gelini
değil...daha başkaları da aynı kaygıyı yaşıyor.
...Hamza müslüman oldu. Ömer de müslüman oldu. Her gün yeni yeni insanlar
müslüman oluyor. Çoğalıyorlar, büyüyorlar, güçleniyorlar. Ebu Talib'in yokluğu
yarısı müslüman, öbür yarısı eski yolunda yürüyen toplumu gırtlak gırtlağa
getirebilir. Öyle görünüyor ki babanın evlada kılıç çekeceği günler uzak değil.
Şu ahled herkes yoluna gitmeli. Barış esas olsun ve herkes dilediğince inanıp
yaşasın. İki tarafı da bağlayıcı böyle bir sulhü kim kurabilir? Ancak Ebu Talib.
Aralarında Ebu Cehil'in de bulunduğu müşrik mümessilleri hastanın evindeler:
-Geçmiş olsun ya Eba Talib! Sen bizim ulumuzsun. Ölüm döşeğinde bulunman
cümlemizi korkulara sevk ediyor. İstikbalden ürküyoruz. Yeğeninle aramızdaki
ihtilaf malum. Ölmeden evvel bu meseleyi çözmelisin. O'nu da buraya çağır; hakem
ol; aramızı bul. Kimse kimseye karışmasın. O kendi yoluna, biz kendi yolumuza
gidelim.
Başı yastığa gömülü olarak yer yatağında misafirleri dikkatle dinleyen Ebu
Talib, tane tane konuşarak şunları söyledi:
-Muhammed, emin insan. Hakikate muhalif bir şeyi O'nda bulamazsınız. Benim size
yapacağım bütün nasihatleri fazlası ile diyecek olan O'dur. Muhammed'i inkar
eden sadece lisandır. Vİcdanın reddiyse imkansız. Söylediklerinin akla aykırı
yanı yoktur. Şuna kesin olarak inanıyorum ki milletimizin fakirleri,
kimsesizleri, köylüleri sür'atle O'na bağlanacaklar. Çevre ülke insanları da
müslüman olacak. Kureyş'in O'na tabu olmayan kibarları, seçkinleri, zenginleri
rezil olup sürünecekler. Sağ kalırsam yeğenimi bütün tehlikelerden korumayı
sürdüreceğim. Tevsiyem o ki siz Muhammed'e sahip çıkınız!...
...dedi ve bir yakının Sevgili Peygamberimize yollayarak istetti.
Büyük Peygamber, içeri girince emcasına giderek yanıbaşına oturdu. Müteessir
olduğu mahzun yüzünden anlaşılıyordu. Bu kadar iyiliğini gördüğü bir insanın
imandan mahrum olarak beka alemine göçme ihtimali O'nu elemlere gark ediyordu.
Güzel ahlakı en büyük mucizelerinden biri olan Allah Resulünün oturuşu, susuşu,
bakışı bile kibar, ölçülü, vakurdu...
Ebu Talib, müşfik nazarlarla yeğenine bir müddet baktıktan sonra doğrudan mezua
girdi:
-Gördüğün gibi senin baş düşmanların ve kavmimizin beyleri buradalar... Benden
sonra vaziyetin daha da kötüleşeceğinden endişeliler. Bu sebeple "Sen hayatta
iken kardeşinin oğlu ile aramızı bul; herkes kendi dininde kalsın; taraflar
yekdiğerine müdahale etmesin" teklifini yapıyorlar. "Hakem ol; vereceğimizi
verelim, alacağımızı alalım" diyorlar...
Bütün dikkatler O'nda toplanmıştı. Ebu Talip, nefes ala ala konuşurken her şey
susmuş ve herkes beklemeye durmuştu.
"Peygamber, muahede teklifine acaba ne diyecek?"; kafalarındaki soru bu...
Efendimiz, sallallahü aleyhi ve sellem:
-Mümkün, dedi. Onların benden almalarını istediğim sadece bir cümle. Eğer bu
cümleyi kabullenirlerse araba ve arap olmayana hakim olurlar.
Ebu Talib hayretle sordu:
-Hepsi bir cümle mi?
-Evet bir cümle!
Ebu Cehil atıldı;
-Aman şunu söyle; biz ona on cümle daha ilave edelim.
Herkes merakla yeni dinin sahibine bakıyordu. Sevgili Peygamberimiz, barış şartı
olan tek maddeyi açıkladı:
-"La ilahe illallah" diyerek; Allah'a ibadet edecek, putlardan vazgeçeceksiniz.
Müşriklerin başından bir kazan kaynar su dökülmüş gibi oldu. Ellerini dizlerine
veya birbirine vurarak:
-Ey Muhammed! Sen şu kadar tanrıyı bir tek ilah mı yapacaksın? Şaşılacak şey!...
Bir de ümid vadederek olmayacak bir teklifle bizi oyalıyorsun, dediler.
Ebu Talib, sulhün akdedilmemesinden mahzun olmalı ki bir süre sustu ve sonra
Peygamberimize hitap etti:
-Şartın hak ve hakikate uygun. Kabulü mümkün şeyler söyledin...
Amcasının bu konuşması Peygamber aleyhisselamı sevindirdi.
-Amcacığım öyleyse sen "La ilahe illallah Muhammedün Resulullah" de. Dedi ki
kıyamet günü şefaatçin olabileyim, dedi ve ısrarla ayın sözü tekrarladı.
Ebu Talib, bu ısrar karşısında:
-Eğer "Yaşlandı da bunayarak müslüman oldu" veya "Ölümden korktuğu için Müslüman
oldu" demeseler didine girerdim. Ama böyle demelerinden korkarım. O'nun için
Kelime-i tevhidi söylemiyeceğim, dedi.
Peygamberimiz, büyük yardım ve himayesini gördüğü fedakarlıklarını hiç bir zaman
unutamaycağı Ebu Talib'in ebedi felakete düşmesinden son derece üzülüyordu. Bu
yüzden telkine devam etti...hasta az sonra daha da ağırlaşmıştı. Sevgili
Peygamberimiz, ölüm döşeğindeki şu ahiret yolcusunu bir kere daha imana çağırdı:
-Amcacığım "La ilahe illallah" de mahşerde mü'min olduğuna şahid ve şefaatçi
olayım.
Ebu Cehil ve Abdullah bin Ebu Umeyye araya girdi:
-Ey Ebu Talib yoksa milletinin dininden vaz mı geçeceksin?
Cümleyi bir ihtar, kınama alay üslubu ile söyleyerek Ebu Talib'in gururunu
tahrik ettiler.
Buna rağmen mazdarip ve muazzez yeğeni çırpınıyor; ama, diğerleri de Ebu
Talib'in nefsini körüklemeye devam ediyorlar...
Bahtsız Ebu Talib yeğeni ile müşrikleri bir el hareketi ile susturdu ve nihai
kararını açıkladı:
-Boşuna yorulmayın! Ben eski dinim üzre öleceğim. Millitemin yolundan ayrılamam.
Muhammedi olursam Kureyş kadınlarının "elinde büyüttüğü birine tabi oldu" diye
arkamdan gülmelerine korkarım!... Şu var ki seni ne kadar sevdiğimi bilirsin.
İncinmeni istemem. Bunlar, benden sonra sana eziyeti arttırabilirler. Bu sebeple
Tai'e, dayın Neccaroğulları'na git...
Allah Resulü
-Ey amca şunu iyi bil ki, Allah tarafından men olununcaya kadar affın için dua
edeceğim, karşılığını verdi.
Az sonra Ebu Talib, bir şeyler mırıldanarak öldü. O, bir şeyler mırıldanırken
Abbas kulağını kardeşinin ağzına götürmüş ve Sevgili Peygamberimiz'e "dediğin
kelimeyi söyledi" haberini vermişti...ancak, Resulullah bunu "ben işitmedim"
diyerek reddetti. Üstelik Abbas henüz müslüman olmadığı için şahadeti makbul
değil...
O'nun seksenyedi yaşında göç ettiği gün, aziz Peygamberimiz, kırkdokuz yaşından
sekiz ay onbir gün almışlardı.
Amcasının böyle gayri müslim olarak dünyasını değiştirmesi inceler incesi
rahmeten lilalemin'i büyük kederlere sürükledi... Ve evine kapanarak Rabbine
yalvarmaya başladı...bunu gören eshabı kiram da evlerinden çıkmayarak kendi
geçmişlerinin affı için gözyaşı döker oldular.
Fakat, Cenab-ı Hak buna razı değil.
Önce Tevbe Suresi yüzonüçüncü ayeti kerimesi gelerek bu hal yasaklandı:
-Peygambere ve diğer müminlere müşrikler için mağfiret talep etmek yoktur.
Sonra da Allahü teala, Kasas Suresi ellialtıncı ayeti kerimesi ile habibine
seslendi:
-Muhakkak ki sen sevdiğin kimseye hidayet edemezsin; ancak Allah, dilediğine
hidayet eder.
Eshabı Kiram soruyor:
-Ya Resulallah! Ebu Talib'in zat-ı alinize şu kadar hizmeti oldu. Bu
hizmetlernin yararını hiç göremeyecek mi?
-Evet, faydasını gördü. Ben O'nu cehennemin derin yerlerinde buldum; daha serin
bir yere çıkardım, ateş, amcamın sadece topuğuna kadar çıkabilmekte.